Kazım Arslan
Admin
   
OfflineÜyenin Yaşı:
38
Şehir: Baden / CH
Takım: Sakaryaspor
Mesaj Sayısı: 3021
Farklı Düşünüyorum..
|
 |
« : Ocak 02, 2007, 10:22:29 » |
|
Aksiyon Dergisi'nden eski bir Ekrem Karaberber Röportaji
“Bizim uzun Arsenal’de oynar derdim...”
Hani futbolda teknik direktörler için kullanılan “kurt hoca” yakıştırması vardır ya, yılların eskitemediği Ekrem Hoca için bu tabiri kullanmak pek yerinde olur. Oğuz Çetin, Aykut Kocaman, Turan Sofuoğlu, Beşiktaşlı Rahim Zafer, Recep Çetin, Bülent Uygun, İlker Yağcıoğlu, son yılların yıldız ismi Hakan Şükür gibi yetiştirdiği futbolcularla bir dönem Türk futboluna damgasını vuran Ekrem Karaberber; yetmiş üç yaşında olmasına rağmen gençlere nispet edercesine Yıldırımspor tesislerinden evine bisikletiyle gidip geliyor ve geleceğin yıldızlarını yetiştirmeye devam ediyor. Türk futbolunun geldiği noktada pay sahibi olan gizli kahramanlardan biri o. Ve Onun anılarından bir futbol nostaljisi kolajlamaya çalıştık...
Herşey Yıldırımspor’da başladı
Genç Ekrem’in 1950 senesinde askerden izne geldiği memleketinde Lig Maçları oynanıyordur ve gözbebeği Yıldırımspor daha yeni kurulmuştur. Ayağının tozuyla, tozuna hasret kaldığı toprak sahaya koşar. Yıldırımspor—Ada Gençlik arasında oynanacak olan bir lig maçı vardır. Askere gitmeden önce Ada Gençlik’te de oynamıştır ve o dönemde Türkiye’de teklif almadığı kulüp yoktur. Ve Ada Gençlik takımının soyunma odasına girererek eski takımının oyuncularından bir ricada bulunur: “Fazla gol atmayın dedim. Yeni kurulmuş bir takım, hevesleri kırılmasın. Maç başladı, bizim Yıldırımspor’la alay edercesine oynadılar ve sekiz tane gol attılar. Benim gözlerimden şapur şupur yaş akıyor”. Bu durum asker Ekrem’i oldukça hırslandırır. İntikam yemini ederek döner birliğine. Ve aradan geçen üç—beş aydan sonra Ekrem teskerecidir artık. Sakarya’ya, yani memlekete döndüğünü haber alan muhitin büyükleri hemen devreye girerler: “Hadi Kulübe (Yıldırımspor’a) dediler. İyi dedik. Takımı sen çalıştır dediler. Daha 22 yaşındayım. Hem antrenör hem de kalecisi olarak çalışmalara başladık. Öyle bir jenerasyon yakaladık ki; ‘Deve İhsan’ vardı. Tövbe estağfurullah; bir insan bir takım olur mu ya? O bir takımdan da öteydi. Yanında partneri vardı; Kesici Mustafa ile Yusuf. Onlar da jilet gibiydiler. Bizi yenecek takım yoktu. Ama muhitimiz dışında bizi seven olmazdı. Buna rağmen herkesi dize getirdik ve Türkiye şampiyonu olduk. Takım olarak kenetlenmiştik. Çarşıda beraber gezerdik. Birimize takılan olsa hemen birlikte diklenirdik. Birbirini seven sayan bir ekip olunca başarılı olmamak mümkün değildir.”
Taş tarlasında yetişen ürünler
Ekrem Karaberber’in profesyonel çalıştırıcı olması 1965 yılında gerçekleşir. İzmir’de düzenlenen antrenör kursuna gider. Övmekle bitiremediği bir Alman Hoca tarafından eğitilirler. Rahmetli dediği Şükrü Âbi, Metin Türel, Suphi vardır; beraber gitmişlerdir. Kursu başarıyla bitirir ve daha sonra Beden Terbiyesi’ne geçince Sakaryaspor’un altyapısını çalıştırması için teklifte bulunurlar. Oğuzların, Receplerin, Hakanların futbol kaderlerindeki ilk çizgiler atılmaya başlar. “Hem stad amiriyim, hem bölge futbol antrenörüyüm, hem de Sakaryaspor’un altyapısına bakıyorum. Stadda antrenman yaptırıyorum. Çiftlik ağasıyım yani” diyor ve ardından attığı sıcak kahkahalar... Yaşadıkları zorlukları, anlattığı bir anısının son cümlesini bağlarken örnekliyor; memurun ek iş yapmasının yasak olduğunu bilmeyen Ekrem Hoca, Sakaryaspor’un altyapısını çalıştırdığı rutin bir günde Beden Terbiyesi müfettişlerinin baskınına uğrar: “Denetleyecek olan kişiler geldiler, biz antrenmandayız. Rahim topu bir aldı, yirmi, bilemedim yirmi beş dakika kafasında, baldırında, göğsünde, ayaklarında saydırdı. Denetleyicilerden biri de muhtardı; şaşırmış bir şekilde ‘Ekrem Âbi, bu ne bunlar’ dedi, ‘İşte bu taş tarlasında yetişen ürünler’ dedim. Gerçekten de taş tarlasıydı.”
Oğuz gibisi bulunmaz
Sakarya’dan yetişen futbolculara değer biçemiyor Ekrem Hoca. Yetiştirdiğim futbolcuların yanlış yola gittiğini gördünüz mü? diye de soruyor. Tekrar bir soru; Neden?; “Ben edep, adaba çok değer veririm; uymayanı kovarım. Biz eğiticiyiz. Görevimiz vatanımıza, namuslu, dürüst, haysiyetli kişiler kazandırmak. Sportif faaliyet sonradan gelir. Doğal yeteneğin vardır ya da gönül verdiğin futbolda çalışmanın ürünü olarak bir yere varabilirsin ama esas beyefendi olacaksın. Hiç Oğuz’un kişiliğiyle ilgili bir tartışma duydunuz mu? Fenerbahçe’de ona karşı yapılan hatalara rağmen, Oğuz’un çıkıp da Ali Şen veya başka bir yönetici hakkında birşey söylediğini gördün mü? Bu onun asaletini gösterir, önemli olan da o. Kişiler gelip geçicidir.” Oğuz’un Ekrem Hoca’ya göre bir başka önemli özelliği de yetiştirdiği dönemde hiç sopa yemeden A takımına çıkmış olmasıydı. Benden dayak yemeyen bir tek futbolcu, bir tek topçu vardır o da Oğuz’dur diyerek itirafta bulunuyor. Gülümseyerek, Oğuz’a sopa atmak için bahane aradığını bile söylüyor: “Karnesine bakıyorum, dokuz—on, başka not yok. A takıma yükseldi, söylemiştik Nejdet Niş’e; hadi dedim Oğuz, A takımla antrenmanlara çıkacaksın. Soyunma odasında bir şamata tabii... Arkadaşları tebrik ediyor. Bir dakka dedim Oğuz, sen şimdi ben odadan çıkınca diyeceksin ki arkadaşlarına; naber, ben Ekrem Hoca’dan dayak yemeden A takıma çıktım. Öyle yağma yook dedim ve enseye çat bir tane çaktım. Hadi bakalım dedim güle güle, şimdi icazetin tamam, gidebilirsin.”
Bu sefer zıt bir örnek
İddialı konuşmaktan hiç çekinmiyor Ekrem Karaberber, burada yetişen futbolculara Avrupa’da bile zor rastlanır diyerek. Ekrem Hoca’nın bu sözlerinden sonra, Oğuz’un futbolcuğunun yanı sıra efendi olmasının sebebini daha iyi anlıyor insan. Birisi ağaç yaşken eğmiş onu.
Lafını esirgememeye devam ediyor yaşlı kurt. Bu sefer zıt bir örnek veriyor hiç isim vermeden. Kim olduğunu anlamayana aşkolsun; yedi—sekiz yıl evvel Beşiktaş genç takımı grup müsabakalarına katılmak için Sakarya’ya gelir: “Ufuk vardı onların başında. Hocam dedi beraber seyredelim takımı. (Ben de Beşiktaşlıyım ya...) Ufuk dedim, herhalde takımın çok iyi. İşi mütevazılığa vurdu. 15—20 dakika izledikten sonra ben şu ‘on numarayı’ kovun! dedim. Napıyon Hocam ya dedi, nasıl öyle birşey söylersin tarzından sinirlendi. O dedim ileride Beşiktaş’ın başına problem olacak. Ne oldu? İstanbulspor yanlış, Fenerbahçe yanlış, Galatasaray yanlış, bir tek sen mi doğrusun? İnsanların bulundukları yerin değerini bilmesi gerekir. Hayatın kanunu budur!” İşte Hocanın anlattığı zıt örnek buydu...
Tozunu alınca Bülent’in...
Belki Ekrem Hoca şanslıydı, belki de yetişen yıldız futbolcular. Ya da aynı döneme denk gelmişler. Ama sonuçta iyi bir jenerasyon yakalar Ekrem Hoca. Sakarya’nın altyapısını çalıştırmaya başladığında sene 1968’dir. “Ben biraz fazla titizimdir. Bazısının aşırı hareketini gördüğüm zaman hadi bakalım sen evine dön der gönderir, söyle babana bana bir uğrasın derdim. Babası gelince de; senin oğlundan birşey olmaz, al bunu götür başka yere ver derdim. Bir keresinde Bülent’i kovmuştum.” Bülent biraz asi ruhludur ama Ekrem Hoca faktörü devreye girer: “Benim yardımcı bir hocam vardı, rahmetli Feriköylü Arif diye. Bir cenazeye gitmiş takımı da ona bırakmıştım. Döndüğümde baktım, Arif’in suratı asık, Bülent’le takışmışlar, idmandan kovmuş. Hocam dedi, kusura bakma Bülent’i kovdum antrenmandan. İyi yapmışsın dedim. Hemen babasını aradım. Al dedim oğlunu ne yaparsan yap. Ya olur mu, senden korktuğu kadar benden korkmuyor dedi. Peki gönder o zaman dedim. Gönderdi, bi tozunu aldım, tozunu alınca Bülent Fener’e kadar gitti.”
Bir faninin mutluluğu
Ekrem Karaberber’le yaptığımız görüşmenin devamında eski Galatasaraylı yeni İnterli futbolcu Hakan’dan konuştuk hep... O bunu hakediyordu çünkü. Spor sayfalarını, Hakan’ın elinde İnter formasını tuttuğu fotoğrafları süslüyordu ne de olsa. Ekrem Hoca Hakan’ı onbir yaşında yanına gelişinden itibaren başladı anlatmaya. Tabii ki anıların teyidi altındaki yorumlar yine ön plandaydı... “Hakan’ı bana getirdiklerinde zannediyorum onbir belki oniki yaşındaydı. Çünkü A takıma geçtiğinde dört—beş yıllık talebeydi, onaltı yaşındaydı. Hakan’ı kendim yetiştirdim diye söylemiyorum ama komple bir futbolcudur.”
Develer devri...
Hakan’ın o yıllardaki lakabı Deve’ydi diyor Ekrem Karaberber. Daha doğrusu bütün uzunlara deve dermiş. Şu an Beşiktaş’ta olan Rahim’e de öyle derdi, stoper Soner’e de. Geçen günlerde Rahim, hocasını aramış. Aralarında geçen konuşmayı Ekrem Hoca yine esprili bir üslupla aktarıyor: “Hocam sınava girdim kazandım diyor Rahim. Dedim sen şimdi bay öğretmen mi oldun? Katıla katıla gülüyor telefonda. Evet Hocam diyor bay öğretmen oldum. İstanbul’da bir okulda, hangisi bilmiyorum, beden öğretmeni olmuş. Ulan deve dedim, sen de öğretmen oldun ya helal olsun! Ama öteki —affedersin— hıyara liseyi bitirtemedik. Son sınıfta kaldı.”
Mektupla yapılan transfer teklifi
Ekrem Hoca’nın genç yaşlardan beri Avrupa takımları içerisinde tutup, beğendiği kulüp Arsenal. Hatta gençliğinde, iyi futbolcu olduğu yıllarda, Arsenal’e mektup yazar; gelip sizde oynayayım diye teklifte bulunurmuş. İşte o kadar kendine güvenen iyi bir futbolcuymuş Ekrem Karaberber. Oradan içinde bir ukde kalmış olsa gerek Ekrem Hoca’nın; çünkü Hakan için; “Bu deve Arsenal’de de oynar demişimdir” diyor ve onun mücadeleci ruhundan bahsediyor: “Hakan mücadeleden hiç yılmıyordu, sen vuruyosun o saldırıyor, sen vuruyosun o saldırıyor. Başarısı da buradan geliyor zaten. Bu tabii ırktanda kaynaklanıyor. Mesela Karadenizliler mücadelecidir, Arnavut’lar da öyledir. Hakan da Arnavut’tur.”
“Hakan, kafa ve gol”ün hikayesi
Hakan’ın gol yollarında en etkili olduğu zaman; malum, kafaya çıktığı andır. Basketbol oynadığı dönemden kalan becerisiyle birlikte attığı kafa gollerinin güzelliği anlatılmaz, sayısı istatiklerle bilinebilir ancak. Son Avrupa Şampiyonasında Belçika karşısında ecel terleri döktüğümüz anlarda, Milli Takımın çeyrek finale ilk adımını atmasını, yine Hakan’ın sahneye çıkıp, kalecinin dibinden kafayla attığı bir gole borçluyuz. Oysa Hakan Ekrem Hoca’nın elinin altındayken hava topuna pek çıkmazdı. Ama dedik ya Ekrem Hoca’nın elinin altındaydı ve yaşına göre uzun boya sahip biri derhal kafa topuna çıkmayı öğrenmeliydi: “O zaman benim takımda Soner isimli bir stoperim vardı, Hakan’ın arkadaşı. Şimdi ben Hakan’ı santrfor oynatıyorum, Soner’i de stoper oyanatıyorum antrenmanda; Soner Hakan’ı marke ediyor. Soner’e de dedim ki; geçir şuna bir tane havada. Ondan sonra bir orta esnasında havada Soner Hakan’a bir daldı, Hakan yere düştü tabii, ondan sonra Soner’e çıkışacak; ‘Ama Soner’ derken, ben ‘hadi hadi fazla konuşma, sen de gir, karı değil erkek oyunu bu, ne o hemen Soner!’ diye ağlamaya başlıyorsun diye fırçaladım.” Yerden kalkan Hakan, Ekrem Hoca’nın tabiriyle ‘tingos tingos’ yerine gider. Bu bir dönüm noktası olur Hakan için ve o da başlar havada mücadeleye. Soner bindirdiği zaman o da bindiriyor, kendi bir tarafa o bir tarafa derken Hakan kafaya çıkmayı öğreniyor. Bir de “T” şeklinde sarkacımız vardı diyor Ekrem Hoca, o alette yapılan çalışmalar da Hakan’ın bugün iyi kafa golleri atmasında pay sahibiymiş: “Futbolda önemli bir organizasyon haline geldi hava topuyla gol yapmak. Metin Oktay dönemine yetiştiniz mi bilmiyorum ama o üç ayağıyla topa kafa vururdu. Kafası üçüncü ayağıydı.”
Bazen Hakan’ın futbol oynayışına çok kızdığını söylemeyi de unutmuyor Ekrem Karaberber, sebebini de şöyle anlatıyor: “Sen ileri ucun son adamısın; senin ne işin var, defansın son adamının yerinde ya... Orada beş tane asker var. Ne o; Hakan gelmiş kendi ceza sahasının içinden topu alıp gole gidecek... Sonra goller kaçar tabii. Yetmişbeş—seksen metre depar atmak kolay değil. Motor yok ki ciğerlerinde sen de insansın. Senin de bir enerji depon var ve tükenince işin biter. Ama acımasız olamıyor işte, çünkü yetişme tarzı öyle. Bizde hile yapan topçu olmaz, bütün gücünü sonuna kadar kullanır. O bakımdan bazen Hakan’ı hoşgörüyorum, bazen de çok kızıyorum.”
Avrupalı Hakan “Sukur”
Velhasıl diyor Ekrem Hoca; “Her insanın muhayyelesinde tasarladığı bazı şeyler vardır.” Ona göre akıllı sporcu maksimum seviyeye yükselmek amacıyla hareket eder. Hakan da bunu yakalamış. İnşallah diyor, bunu en azından beş—altı yıl daha devam ettirir. Avrupa’da da burada olduğu gibi golleri sıralar. Bundan en küçük bir şüphesi yok. Ve kim ne kadar uğraşırsa uğraşsın Hakan’ı takımdan kesemez. “Hani bazı takımlarda futbolcular birbirini sevmez. Adam alır ayağına topu, santrfora atacakmış gibi yapar sonra döner arkasını başkasına verir pası. Şimdi Hakan’a bunu yapamazlar, topu ona atmak mecburiyetindeler. Hakan’a dikkat ederseniz oynarken, sürekli boş alanlara depar atar. O ne demek biliyor musunuz; heey bak boş alana kaçıyorum, gole gideceğim at topu bana. Adamı uyarır yani. Eğer kasti olarak sen topu ona atmazsan, soyunma odasına girince hoca der ki sen ne yapmak istiyorsun, takımı sabote mi ediyorsun. Onun için ben diyorum ki Hakan Türkiye’den daha başarılı olacak. Onun çocuksu devri de bitti artık.”
Ekrem Hoca’nın söyledikleri Hakan’ın Torino’ya ilk gidişini getiriyor insanın aklına. O zaman Hakan gazetelere verdiği demeçlerde, bazı takım arkadaşlarının bilinçli olarak kendisine pas atmadığından yakınıp durmuştu. Ekrem Hoca Hakan’ın o zamanki gidişinde, şimdikinden daha ümitliymiş. Çünkü o zaman Hakan daha genç ve daha güçlüymüş. Ama şimdi de profesyonel topçu olduğunu söyleyerek, ‘O zaman profesyonel topçu değildi’ diyor.
Saded: Ekrem Hoca’nın hayatından bir kesiti biz haber yapmaya çalıştık ama, o kendi yazsa kitap olacak derecede malzemeyi anılarında taşıyor. Ve böyle bir kitap Türk Futbol tarihiyle ilgili araştırmalara kaynak olacak eser hüviyetinde olur. Ayrıca, 73 yaşındaki Ekrem Hoca, Yıldırımspor’un pırıl pırıl tesislerinde yetiştirdiği küçük yıldızlarla, Türk futbolundaki Sakarya ekolünü devam ettirmeye kararlı gözüküyor.
|