Kazım Arslan
Admin
   
OnlineÜyenin Yaşı:
38
Şehir: Baden / CH
Takım: Sakaryaspor
Mesaj Sayısı: 3013
Farklı Düşünüyorum..
|
 |
« : Kasım 17, 2005, 23:57:15 » |
|
Ooooff ‘play off’, of!
Bizi Almanya’ya götürecek şey, birinci maçtaki hataların iyi etüt edilerek sakin ve fakat baskılı (ikisi aynı anda, ne zordur ya’rab!) bir oyunla minimum 3 farklı skorları mutlaka yakalamaktı.
Ta Cumartesi gününden beri İsviçre maç(lar)ı hakkında tek kelime yazasım yok işte. İlk maç bittikten sonra biraz daha bekleyeyim, hele bir rövanş maçı da oynansın, belki ondan sonra yazmak, bir şeyler aktarmak/paylaşmak daha keyifli, daha anlamlı olur diyordum kendi kendime; ama dün akşamdan sonra hepten zor oldu yazmak.
İlk maçtan sonra ‘play-off’ (off ki ne of! Adında meymenet olmayan bir uygulama işte) engelini aşma şansımız bana göre %10, taş çatlasın, Saraçoğlu dolsun taşsın, vur patlasın-çal oynasın, yine de en fazla %20’ydi.
Ne yenmeyi, ne de yenilmeyi grup maçları boyunca alışkanlık haline getirememiş bir takımla, hem umulmadık maçlarda yenmeyi, hem de beklenmedik maçlarda yenilmeyi yıllardır kötü alışkanlık haline getirmiş Türkiye’m iki ayaklı, bol stresli maçlar oynadı. Başbakanımızın son dönem sevdiği tabirle “medeniyetler ittifakı”ndan hiç nasibini almayan ortamlarda oynanan bu maçların ilki için “onlar güzel oynadılar, biz de oynamaya çalışır gibi yapıp bir güzel seyrettik” demek kâfiydi. Ötesi yoktu çünkü.
İlk maçın detayına (çünkü asıl, o maçta elendik) ve kadronun zaaflarına bakıp (hele hele maç bittikten sonra ahkâm kesmek o kadar kolay ki) “Hoca, şunu niye oynattı; bunu niye oynatmadı?” sorularını sormak benim futbol bilgimi olmasa da, antrenmanların, hazırlık kampının, taktik çalışmalarının falan detayına dair bilgimi aşıyordu. Bence 2-0’lık maç sonrası medyada yer alan tatktiksel, dolayısıyla hocaya yönelik eleştirlerin en güzeli Mehmet Demirkol’un cümlesinde özetleniyordu “işin ilginci, son iki müdahaleden sonra takım daha da kötü oynamaya başladı” diyordu ki, haklıydı.
Dünkü maça biletim vardı. 2-0’dan çok önce almıştım, sonra olsa, alır mıydım emin değilim. Saraçoğlu heybetli görünümüyle Kaf Dağı gibi oracıkta dikilip beni beklemekteydi, umut da, mucize de oranın ardındaydı. “Olmayacak duaya amin” demeler futbolun, bizim futbola olan aşkımızın içinde hep vardı. Korktuğum şey daha başkaydı. Dolduruşa gelmeyi, dolmuşa binmeyi, ben dahil, hepimiz seviyorduk. Yöneticilerden bazılarının verdiği demeçleri baş köşelere taşıyıp içimizdeki fanatizmi de bir güzel kaşıyıp reyting/tiraj avına çıkan medyamız, kendi ülke futbolunun, futbolcusunun, izleyicisinin kuyusunu kazmaktaydı, farkında mıydı(k)?
Bizi Almanya’ya götürecek şey, birinci maçtaki hataların iyi etüt edilerek sakin ve fakat baskılı (ikisi aynı anda, ne zordur ya’rab!) bir oyunla minimum 3 farklı skorları mutlaka yakalamaktı. Aşırı çirkeflik, maazallah vahşet ve sahayı değil de, şehri ve stadı İsviçrelilere dar etmekten ne bize, ne de oyunculara fayda vardı. Öte yandan biraz da bu tür dolduruluşlar bu sınavın ikinci ayağını (birinciyi de telafi edecek şekilde) geçmek için adeta doğal ve geri dönülemez bir motivasyon kaynağı olmuştu. Adamların sinsice yaptığını biz de alenen yapacaktık yani!
Her neyse... Maç için stada doğru yol alırken taraftar psikolojisi açısından iki uç örneği de görebildim, diyebilirim. Kimileri uzaklardan, başka şehirlerden gelmiş, çocuklarını omuza almış, zafer ümidiyle bayrak sallayarak adeta bir şenliğe katılır gibi mutlu ve naif ve sevimliydiler. Onlara sarılıp öpesim geldi. Bir de birkaç noktada toplanmış, alkolün gözlerindeki feri alev alev tutuşturduğu, “olay çıksa da bazı İsviçrelileri hacamat etsek” diye dolanan, ortalıkta İsviçreli bulamayınca da bu fikre (hacamat etme fikrine) karşı çıkanları kurban seçebilecek kadar kendinden geçmişler verdı. Doğal olarak yanlarından geçip gitmekle yetindim.
Maç başlar ve Alpay’ın bariz penatlısıyla durum 1-0 olunca ne düşünürsünüz? “Zaten 2-0’dan çevirmek zordu, şimdi 4 gol atmak gerekiyor. Maç başlamadan bitti” der, kös kös oturursunuz. Ama öyle olmadı. Atmosfer o kadar muhteşemdi ki, sanki o penaltı hiç olmamış, 4 kritik maçta da pozisyon hataları yapan, 5. maça da penaltıyla başlayan Alpay değilmiş ve ona güvenimiz tammış gibi çılgınlar gibi destekliyorduk takımımızı. Bu arada federasyondan bir ricam var: Eğer 2008 Avrupa şampiyonası için hâlâ görevde olurlarsa, o zamanki maçlar için de tribünlere her koltuğa bir bayrak koyma bonkörlüğünü gösterirlerse başımızın üstünde yerleri var ama bayrakları sopalı değil sopasız hazırlatmalarında fayda var. 90 dakika boyunca 40 küsur bin kişi adeta cirit atma rekor denemesine kalkışınca Bıçakçı ve ekibinin bu uygulamasını güzel fakat ihmalli buldum.
Maçı ve golleri eminim sizler de benim kadar ezberlemişsinizdir. Ben stattan çıktığımda hızımı alamayıp eve geldim, değişik kanallardan defalarca izledim her özet görüntüyü. Adeta mideme oturacağını bildiğim bir lokmayı evirip çevirip sürekli çiğnemek gibi bir şeydi seyrederken hissettiklerim. Yine de henüz hazmedemiyorum.
Dün herkes üzerine düşeni fazlasıyla yapmaya çalıştı, herkes canını dişine takarak oynadı. Alpay’ı da, Tolga’yı da bu genellemeye sokuyorum. Sahaya çıkma konusunda onlar tercih edilmişlerdi bir kere ve ellerinden bu kadarı geliyordu. İkisi de maçın kaderini etkilediler. İbrahim’in ilk maçta 2. gol öncesi yaptığı hata bu maçta yedek kalmasına sebep olduysa Tolga’nın aynı bölgeden daha önemli bir maçta yaptığı daha bariz hata bundan sonra kaç maç yedek kalmasını gerektirir acaba?
Şimdi hayıflanılması gereken şey şu: bu kadar iyi oynayıp “gol yemiyorlar” denen takıma 4 gol birden atabiliyorsak, ilk maçta neden bu performansın çeyereğini dahi gösteremedik?
Her türlü hazımsızlığıma, üzüntüme rağmen en azından burada yazan ve sizlerle fikir paylaşan biri olarak nesnelliğimi koymam gerekiyor klavyemin üstüne. O zamanda yazıyı şu yorumla bitirmek geliyor içimden. İlk maçın hakemi de ikinci maçın hakemi de yenilgilerimize kılıf ulduracak hatalar yapmadılar. Hatta dünkü maçta, kollandığımızı düşünüyorum. İkinci ‘sarı’dan verilebilecek en az iki “kırmızı”yı vermeyerek, pozisyonlardan sonra neredeyse tartaklanarak itilip kakılmayı sakince sineye çekerek, korner atan rakip oyuncuların ayaklarına, başına atılan maddeleri görmezlikten gelerek, bizim penaltıda, Serhat’a kendisini aldatmaya teşebbüsten dolayı sarı kart göstermeyip aksine penaltı vererek asla “bize kıydı” yorumunu hak etmemiştir. Maçın atmosferiyle sessiz kalmayı hatta zaman zaman aciz kalmayı sineye çektiyse o pozisyonlar bizim lehimize değil, aleyhimize sonuçlanacak pozisyonlardı.
İsviçreli oyuncuların kendi ülkemdeki bir maç sonunda “Escape to Victory” orjinal adlı “Zafere Kaçış” filminin son sahnesini hatırlatan şekilde soyunma odalarına koşmak zorunda olduklarını görünce doğrusu üzülmüştüm. Sonra ekrandan gördüm ki kaçarken bile tekme tokat sallayacak kadar arsız ve sinsi olabilmişler. O zaman, bu küstah İsviçrelileri bu kadar avcumuzun içine almışken eleyememiş olduğumuza çok daha fazla üzülüyorum, içim sıkılyor.
Off of.
|