Kazım Arslan
Admin
   
OfflineÜyenin Yaşı:
38
Şehir: Baden / CH
Takım: Sakaryaspor
Mesaj Sayısı: 3013
Farklı Düşünüyorum..
|
 |
« : Kasım 23, 2005, 22:09:21 » |
|
Kasım'2005
HÜZÜNDEN BESLENEN TÜRK TOPLUMU
Fahri TUNA
Çocuktum; çok küçüktüm; ilkokula ya gidiyor ya gitmiyordum.
Komşular gelirdi evimize sık sık. Sohbetler olurdu uzun uzun; laf nasıl olur anlamam, döner dolaşır dedemin hastalığına ve vefatına gelir; annem bir film yönetmeni titizliğiyle Numune Hastanesindeki çaresizlikleri, dedemin köy içine bakan 'yâzzık'taki (oda) son günlerini, vasiyetlerini ve beyaz kefenle evden uğurlanışını anlatırdı yarı ağlamaklı. Hayret ederdim; annem anlatır ağlar, komşular da ağlardı. Bu sahne birkaç gün arayla tekrarlanır, dinleyiciler değişse de anlatılanlar ve finaldeki ağlamalar hiç değişmezdi. Ben dedemin hastane ve ev ortamını hiç görmediğim halde, kare kare fotoğraf fotoğraf anlatabilirim, üzerinden kırk sene geçtiği halde hala.
Ortaokulu bitirdiğimde buna büyükbabamın vefatı eklendi. Büyükbabam hakikaten çok iyi bir insandı. İşin ilginci annem de kayınpederini öz babası gibi çok severdi. Bu kez dedemin hastalık ve vefatına bir de büyükbabamın vefat görüntüleri eklendi. Artık sohbetler daha uzun, hüzünler daha fazla, göz yaşları daha yoğundu. Büyükbabamın Karaağaçdibi'nde Dr. İlhami Erdem'in muayenehanesine yarı ölü çıkarılışını, doktorun muayenesini, soru ve cevaplarını, çaresizliklerini, vefatı duyuruşunu, muayenehaneden indirilişini ben diyeyim yüz, siz deyin iki yüz kez dinledim. Sonraları dost olduğum İlhami Erdem'e olayı sorduğumda; 'bir aylık doktordum, ilk ciddi hastamdı, hasta kalp krizi geçiriyordu; çaresizdim, hiç bir şey yapamadım.Dağ gibi adam gözümün önünde birkaç dakika içerisinde can verdi. O kadar çok üzüldüm ki, büyükbaban belki bir ay uykularıma girdi. O kadar etkilendim ki, doktorluğu bırakmaya bile karar verdim' diyecekti. Annemin ve babaannemin anlattıklarından hiç görmediğim doktor muayenesini neredeyse en ince ayrıntılarına kadar ezberlemiştim. Ve final sahnesi hep göz yaşıyla ve hüzünle sona eriyordu.
Bir şey dikkatimi çekmeye başlamıştı; bu ölüm ve hastalıklar niçin bu kadar sık anlatılıyor, ağlanıyordu; elbette ki ölüm büyük hadiseydi, üzülmeleri normaldi ama niye ulu orta söz onlara getiriliyor ve olaylar saatlerce en ince detaylarıyla anlatılıyordu. Şüphe etmeye başlamıştım; Türk insanı hüzünden, üzüntüden zevk mi alıyordu yoksa?
İlkokul birinci sınıfa başlayacağım yazdı; okuma yazmayı, kerrat cetvelini okula gitmeden biliyordum; cuma günleri ilçeye inmek adeta farz hükmündeydi bizim köyde; o gün büyükbabam, babam, konu komşu mutlaka sakal tıraşı olurlar, en yeni en temiz elbiselerini giyerler, soranlara da 'kazaya gidiyom' derlerdi. Cuma ilçenin pazarıydı aynı zamanda; evin tek oğluyum ya, o gün bana bol harçlık verilirdi; mesela yirmi lira; bugünkü yirmi ytlye eşdeğer bir para. Lokantalarda yediğim İzmir salçalı köfte, Kemalpaşa tatlısının tadını hala unutamam. Pazara çıkardık diyorum ya, ilçenin tek caddesi zaten pazaryeriydi; bir şey dikkatimi çekiyordu; adamın birisi garip bir ezgi okuyor yarı ağlamaklı bir sesle; etrafında ben diyeyim otuz beş, siz deyin elli kişi toplanmış onu dinliyor zevkle; adam hüzünlü bir hikaye anlatıyor, bazen o yıllarda yeni piyasaya çıkmış teypten dinliyorlardı öyküyü; herkes ağladı ağlıyor; çünkü ya kaza kurşununa kurban giden birinin hikayesidir anlatılan, arkada gözü yaşlı bir dul kadındır geriye kalan üç beş yetim çocukla, ya da hüzünlü bir aşk hikayesidir; karşılıksız aşkla 'o zaman ki deyimle gara sevdayla' başlayan öykü hastane köşelerinde 'ince hastalıkla' sürecek, gara toprakta son bulacaktır. Öğrendim ki anlatılan 'destan'dır, o adam da 'destancı'dır; ağlaşan kalabalık da sonunda birer ikişer yirmi beş kuruşu bastırıp 'destan' satın alacak, köyde, dağda bayırda, yahut bir köy kahvehanesinde okunup 'koro halinde' ağlanacaktır.
Altmışlı yılların ikinci yarısındayız; Nuri Sesigüzel'in plakları gırla gidiyor, 'Aşıkım Ben Selmaya', 'Düğününde Ağladım' herkesin dilinde, Yüksel Özkasap, ta 'Alamanyalardan' bir sürü yanık ve ağlamaklı türküler okuyor Sofya Radyosundaki 'istekleriniz' programında. Birkaç yıla kalmayacak Polis Radyosunda Orhan Gencebay 'Batsın Bu Dünya' ile meydan okuyacak, Barış Manço 'Dağlar Dağlar' diye feryad edecek, Ferdi Tayfur 'Susadım çeşmeye gelmez olaydım' diye dövünecek, Tülay Özer diye genç bir kız 'İkimiz bir fidanın güller açan dalıyız' diye bir çaresizlik şarkısıyla içimizi karartırken, Hamiyet Yüceses 'Portakalı Soyamadım Başucuma Koyamadım' çaresizliği içindeyken, Yıldız Ayhan 'Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar, Aşrı Aşrı Memlekete Kız Vermesinler' diye akıl öğretecektir. Ölüyü oynatacak tiz ve oynak sesine rağmen Bedia Akartürk,
Hastane önünde incir ağacı annem ağacı, Doktor bulamadı buna ilâcı annem ilâcı, Baştabip geliyor zehirden acı annem vay acı, Garip kaldım yüreğime dert oldu annem dert oldu,
Ellerin vatanı bana yurt oldu annem yurt oldu.
Mezarımı kazın bayıra düze annem vay düze, Yönünü çevirin sıladan yüze annem vay yüze,
Benden selâm söylen sevdiğinize sevdiğinize,
Başına koysun kareler bağlasın annem bağlasın, Gurbet elde kaldım diye ağlasın annem ağlasın '
diye bir Yozgat türküsü çığıracaktır sık sık Ankara Radyosu'ndan.
Çocukluk günlerime dönüp baktığımda; çevremdeki yaşanan olayların, anlatılanların, dinlenen şarkı-türkülerin bir tek ortak paydası olduğunu görüyorum: Hüzün.. Hüzünden beslenen bir toplum olduğumuzu düşünmeye başlıyorum çaresiz.
1974'te ortaokulu bitirip Adapazarı'na geliyor; sinemayla tanışıyorum; gerçi ortaokul birinci sınıfta 'Çarşambayı Sel Aldı'yı seyretmişim okul koridorunda Yıldıray Çınar'ın oynayıp söylediği, 'Süpürgesi Yoncadan Eminem'i izlemişim Saka Mustafa'nın bodrumundaki mini sinema salonunda; Cüneyt Arkın'ın 'hiç yere basmadan yüz kişiyi nasıl hakladığını' biliyorum; Tanju Korel var 'sıkı yumrukçu', Yılmaz Köksal var 'uçan kaçan dövüşçü', arada bir 'ağır çocuk çirkin kral' Yılmaz Güney'in de filmlerini görmüş bilmişim ya; Adapazarı büyük şehirdir; Cumartesi Pazar sinemaları parselliyorum; Yıldız'la besmele çekiyorum, Saray'da öğle sonrası, akşama Atlas'tayım; pazarın nasibinde Fitaş, Melek ve Yeni var. Fitaş'a pek ısınamıyorum; orası hep, halkın diliyle 'gavur filmi', ecnebi filmi getiriyor.
Yeşilçam'ın kralı Cüneyt Arkın o zamanlar, sinemaların kralı da Havuzlu Çarşıdaki Yıldız. Çarşambaları 'kadınlar matinesi' var bütün sinemalarda. Özellikle akşamları aileler de rağbet ediyor. Birinci, ikinci mevki de var, loca da. Daha çok 'vurdulu-kırdılı' filmler revaçta, melodramlar da moda. Derken müzikaller patlıyor birden; yanık sesli biri türüyor Ferdi Tayfur diye; 'Çeşme' diye bir film tam dört hafta kapalı gişe oynuyor Saray'da; inanmayan Mehmet Erman orada, sorabilir. Ardından 'Yadeller', 'Yaktı Beni', 'Batan Güneş', 'Mahpushane'. Derken derken kıvırcık saçlı kara bir oğlan yeri göğü inletmeye başlıyor; fakir, garip zavallı bir yüz; yanık çiğ köfte tadında bir sesi var, adı İbrahim Tatlıses; 'Ayağında Kundura'yla bir patlıyor ki, kısa sürede bütün Türk halkının ayağına kundura alabilecek para ve şöhrete kavuşuyor; sinema afişlerinde de sık sık onu görüyoruz; 'Sabuha', 'Mavi Mavi' vs. vs. Arada bir Orhan Baba filmleri de kapalı gişe oynamıyor değil hani; 'Batsın Bu Dünya', 'Bir Teselli Ver' filan. Ağıt gibi, cenaze evinden yükselen bir hüzün tadında, inleyen ağlayan, ne söylediği de pek anlaşılmayan kıvırcık saçlı bir adam türüyor kasetçilerde, filmleri kasetleri konserleri var rağbet gören; gençler jilet çekiyorlar onu dinlerken; 'Müslüm Baba'ymış garip görünümlü vatandaşın adı.
1970'lerin bütün şarkılarına, filmlerine, türkülerine, konserlerine bakıyorum; tek bir ortak paydası var: Hüzün fışkırıyor hepsinden de; hüzün akıyor yakadan paçadan; hüzün yudumlanıyor kadehlerden.
Futbol denilince akla 'şerefli mağlubiyetler', 'yenildik ama ezilmedik' türü züğürt tesellileri, 'tamam puan alamadık amma üç gol atmadık mı eleme grubunda' avuntuları var hafızlarımızda, 1980'lerden kalma. Karakartalımız turu garantilemişken 'son üç dakikada yediği üç golle' elenip tarihe geçecek, Sarıkanaryalar Edirne ötesinin sıradan takımlarından üç-beş hatta altı yiyip gelecek; İngiltere maçlarındaki '8-0'lık mağlubiyetler 'futbol tarihimizin yüz karası' olarak yerini alacak; Allah'tan 'Fatih Terim ve Aslanları' çıkacak da makus talihe bir nebze ara verilecek; Türk insanı 'Avrupa'nın 2. sınıf kupası' da olsa UEFA Kupasıyla, Millilerin Dünya 3'üncülüğüyle teselli bulacaktı.
Depremler, ekonomik krizler, döviz bunalımları, hükümet krizleri derken; Türk insanının bugün için beslendiği en güçlü kaynak, hüzündür hüzün.
Milenyuma girdiğimiz, 21. Yüzyıla merhaba dediğimiz şu son beş yılın en popüler türkü-şarkılarına lütfen bir bakar mısınız:
Şu fıratın suyu akar derindir oy ölem ölem derdo ölem akar derindir oy Yarimi götürdü anam kanlı zalımdır ölem ölem kanlı zalımdır nasıl gülem oy
Daha gün görmemiş taze gelindir oy ölem ölem derdo ölem taze gelindir oy Kınamayın beni anam yaram derindir ölem ölem yaram derindir nasıl gülem oy
Veya
Çökertmeden çıktım da Halilim aman başım selamet,
Bitez de yalısına varmadan Halilim aman koptu kıyamet
Bir diğeri
Ah bir ataş ver, cigaramı yakayım,
Sen salın gel ben boyuna bakayım
Uzun olur gemilerin direği
Ah çatal olur efelerin yüreği.
Kahramanlık türkülerimiz de bir başka yürek yakıcı değil midir?
Havada bulut yok, bu ne dumandır
Mahlede ölüm yok bu ne figandır,
Adı Yemendir gülü çemendir,
Giden gelmiyor acep nedendir
Veya,
Çanakkale içinde vurdular beni,
Ölmeden mezara koydular beni of gençliğim eyvah.
Çanakkale içinde bir kırık testi
Analar babalar ümidin kesti of gençliğim eyvah.
Özdeyiş sanatçısı 'merhum' M. Selahaddin Şimşek'in ünlü özdeyişlerinden birisi de 'Kendisi hapishaneye heykeli tımarhaneye konulan bir ülkede düşünen adam nasıl yetişsin?' şeklinde olanıdır.
Şimdi sormak gerekiyor: Türküleri, filmleri, anıları bu kadar yoğun üzüntü ve hüzün üzerine kurulu bir ülkede gülen insanlar nasıl yetişsin?
Evet evet; şüphem yok artık; hüzünden beslenen bir toplumuz biz.
Gülmeyi kendimize haram edinmişiz..
|