|
Adapazarı Yazıları / Fahri TUNA
ADAPAZARI’NDAN
BİR
DÜŞÜNEN ADAM GELDİ GEÇTİ
MEHMED
SELAHADDİN ŞİMŞEK
CEVDET HOCA’NIN KÜÇÜK OĞLU
Şehrimizde bugün yaşı altmışı geçmiş kime “Adapazarı’na ruh veren üç
alim söyler misiniz?” diye bir soru sorsanız, ilk söyleyeceği üç isimden birisi
mutlaka “Cevdet Hoca” olacaktır.
1877-78
Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Batum’dan İzmit’in Hasaneyn Köyü’ne göçen Hüseyin
Efendiye Allah üç erkek evlat nasip eder: Süleyman, İbrahim Remzi ve Ahmet
Cevdet. Yazımızın kahramanı Ahmet Cevdet 1307 (1891) yılında doğacaktır. Hüseyin
Efendi, “gözlerinden zeka fışkıran” üç oğlunu da medresede okutmaya kararlıdır;
hem de İstanbul’da. Üç kardeş Fatih Medresesinden mezun olurlar. (1) Yedek
subay rütbesiyle 1911’den 1922’ye dek on iki yıl cepheden cepheye koşan Ahmet
Cevdet Şimşek’in İstiklal Harbi sonrasında İzmit’e döner. 1891 doğumlu Cevdet
Hocanın da yaşı 30u geçmiştir. Maşukiye’den Nuriye hanımla evlenir. Aile
İzmit’te manifaturacılıkla geçinmektedir ama evin en küçüğü Ahmet Cevdet, sürekli
Adapazarı’na yerleşmekten söz etmektedir. Nitekim 1926’da aile Adapazarı’na
yerleşir. Savaş caddesi üzerinde on dönüm yer alınır ve evlerini yaparlar. Aile
manifaturacılık ve terzilikle geçimini sağlarsa da, Ahmet Cevdet’in işi Orhan,
Ağa ve Tozlu camilerinde erkeklere, İhsaniye’de kadınlara “vaaz etmek”, fahri
olarak da ölene kadar Orta Camii’nde imamlık yapmaktır.
HER HAYIRLI İŞİN BAŞINDAKİ CEVDET HOCA
1928
yılında Sabahaddin adlı ilk çocuğu doğan Cevdet Hocanın ardından Alaadin,
Bahaddin adlı oğulları dünyaya gelir. 62 yaşındayken 1953 yılında ise Allah ona
nur topu gibi bir çocuk daha verir; adını Mehmed Selahaddin koyar.
Ahmet
Cevdet Şimşek, bir yandan vaaz-ı nasihatleriyle Adapazarı’nı aydınlatırken,
1942 yılından vefat ettiği 06 Mart 1966 yılına kadar “imamsızlıktan kapanma
tehlikesi” yaşayan Orta Camii’de ücret almadan imamlığı taahhüt edecek ve bunu
da uygulayacaktır. Ayrıca Cevdet Hoca’yı başta 1943 depreminde yıkılan Tozlu
Camii’nini yeniden inşaası olmak üzere; Şeker Fabrikası (1953) ve İmam-Hatip
Lisesi’nin (1956) kuruluşlarında en ön safta görmekteyiz. Diğer bir özelliği
ise oğlu Alaaddine Atatürk Bulvarı’nda açtığı “Atlantik Kitavebi”yle şehrimize
sunduğu katkıdır. Cevdet Hoca; Hamza Tekin Hoca’ya göre “sahih bilginin
devamı”, Dr. Sadık Canlı’ya göre “kendisi ve çocukları Adapazarı’na şeref katan
insanlar”, Av. Demircan Dilek’e göre “müthiş güzel ve etkili bir üslupla konuşan, çok
okuyan, konuşmalarında kitaplardan en ince detaylarla bilgiler veren”, Erol
Girişken’e göre “uzun boylu, çok güzel giyinen, çok güzel konuşan,
çok sosyal bir insan”dır. (2)
İşte
Selahaddin Şimşek böyle bir babanın ve böyle bir ilim-irfan çevresinin prensi
olarak yetişmektedir.
HOCALARI BİR DERSE BİR DE SELAHADDİN’E
HAZIRLANIYORLAR
İlkokulu
mahallesindeki Kurtuluş İlkokulu’nda bitiren “afacan Selahaddin”, babası
tarafından temeli atılan Adapazarı İmam-Hatip Lisesi’ne verilir. 13 yaşındayken
babası “Adapazarı semalarında bir yıldız” olarak tanımladığımız babası Cevdet
Hoca rahmet-i Rahman’a kavuşacaktır. Yaşı ve sınıfları ilerledikçe daha haşarı,
daha uçarı, daha kavgacı, okul idarelerinin tabiriyle “çok disiplinsiz” bir
delikanlı olarak çıkar ortaya. Akrabası, yakın dostu, tiyatro arkadaşı,
birlikte kaytarıp birlikte sınıfta kaldıkları Mehmet Sami Çakmak’tan dinleyelim:
“Benim annemin dayısının en küçük oğludur. Aynı yaşta olduğumuz için beraber
büyüdük. Rahmetli asi bir öğrenciydi. Bir defa ilk derse girmez, kantinde
çay-sigara içerdi. Sonraları çok sevdiği kravat takmaktan, o yıllarda mecburi
olduğu için nefret eder, okula daima kravatsız gelirdi. Kapıda kontrol olursa,
yukarıdan kravat atarlar öyle içeriye girerdi. Hocalarının başının belasıydı;
çok bilgili ve zeki olduğu için hocalar akşamdan bir derse, bir de Selahaddin’e
hazırlanmak zorunda kalırlardı. Bir tartışma sırasında hoca “şu kadar yıllık
öğretmenlik hayatımda ilk defa bir öğrenciyi disipline vermek mecburiyetinde
kalıyorum” diye sınıftan çıkmak üzereyken Selahaddin de “ben de şu kadar
öğrencilik hayatımda bir öğretmeni ilk defa disipline vermek mecburiyetindeyim”
deyip fırlayıp idareye gitmişti.”(3)
BEYAZ LEKE TİYATROSU’YLA BİR
ÇIĞIR AÇIYOR
Daha lise yıllarında Selahaddin’in kafasında bir şey vardır: Bir
uçuruma doğru koşar adım giden topluma bir şeyler verebilmek... O nedenle onu
kah MTTB gecelerinde bir öğrenci lideri, kah bir konferansın düzenleyici ve
sunucusu, kah Bulvarda bir yürüyüşte göreceğiz. Daha o yıllarda tiyatro ve
sinemaya olağanüstü ilgilidir. 1972 yılında, henüz lise üçüncü sınıf
öğrencisiyken, onları daima birlikte görmeye aşina olduğumuz Alaattin Taşçeken,
Mehmet Sami Çakmak ve Salih Deniz’le birlikte; çağın karasına beyaz çalmak
iddiasıyla “Beyaz Leke Tiyatrosu” kurar, kendisinin de oynadığı NFK’dan “Siyah
Pelerinli Adam”, Atilla Alpoge’den “Çürük Elma”, Ali Nar’dan “Muhtar Kafası”nı
sahneye koyar. Bu oyunlarla üç kez 67 vilayetin 61’ine turneye çıkar,
Türkiye’yi dolaşır.(4) Beyaz leke 1977
yılına kadar sanatsal faaliyetlerini sürdürecektir. Bu arada kültür-sanat ve
düşünce alanında bir çok konferansların, anma gecelerinin örgütleyicisi de
odur. Bir yandan da “okuma eylemini” gerçekleştirmektedir.
ERZURUM YILLARI: CENNET
ÇEŞMESİ, DERGAH KİTAVEVİ VS..
Pek de kaale almadığı, kah sınıfta kaldığı kah ikmalle geçtiği
Adapazarı İmam-Hatip Lisesi’ni 1974 Haziranında bitirir. Ve ardından Erzurum
Atatürk Üniversitesili yılları başlar. O yıllarını Erzurum’dan “2. Yurt 70
numarada” beraber kaldığı arkadaşlarından Esat Pınarbaşı şöyle anlatacaktır: “
– Selahaddin 1974 Atatürk Ü. İslami İlimler Fakültesi’ni kazandı ama devam
etmedi. ÖSYM’ye tekrar girip bu kez Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü kazandı.
Aynı yurtta kalıyorduk. Lüks lokantalarda yemek yemeye ve kahvelerde fikir
tartışmalarına bayılırdı. Cennet Çeşmesi’nde bir çay ocağı vardı, oraya sık
giderdi. Çayı su çekmeden içmeyi sever ve o çayevinin çayını beğenirdi. Dergah
Kitabevi’ne çok sık uğrar kitap alırdı. Orada gerek öğrencilerden gerekse
Erzurumlulardan bir çevresi vardı. Onlarla fikir tartışmaları yapardı.
Erzurum’da bolca kitap okur ve bol fikir tartışması yapardı demek mümkündür. “
(5) Selahadidn Şimşek, 1980 yılında
okulunu bitirecek, 4 aylık “kısa dönem” askerliğini tamamlayarak
yuvaya-Adapazarı’na dönecektir.
ÖZDEYİŞ VE SİNEMAYA GÖNÜL VERİŞİ
Zeki Aydıntepe’nin “Bir cümleye dünyayı sığdıran adam” diye tanımladığı
Selahaddin Şimşek’in özdeyiş ilgi ve sevgisinin başlangıcını “Selahaddin Şimşek
Yazar Okulu’nun en parlak öğrencisi” Cihat Zafer, şöyle anlatıyor: “Özdeyiş
yazmak nereden aklınıza geldi sorusunu hep şöyle cevapladı: “Babamla bir
paytona binmiş gidiyorduk. Arabacı, kamçısını atın sırtında şaklatıp duruyordu.
Tahammülü kalmayan babam,
“- Evladım, dedi, at kamçıyla değil, arpayla gider.”
Hakikati en kısa ve en güzel biçimde ifade etmeyi babamdan öğrendim ve
bunu sürdürmek istedim.” (6)
Diğer yandan Adapazarı’nda onun kadar sinemaya gönül veren az insan
gördüm diyebilirim. Bunda elbette sinemanın söz sanatı - estetik zenginliğin
bileşkesi olması bir yana çok etkin bir kitle iletişim aracı olmasının da
etkisi büyük olmalıdır. Yapımcılığını Yavuz Üstüner’in yönetmenliğini Süleyman
Gündüz’un yaptığı, “insanın ölüm anındaki çaresizliğini” konu alan kısa
metrajlı “O An” adlı bir tek kişilik bir filmde de oynamış, film 1990 Genel
Nüfus Sayımı nedeniyle sokağa çıkma yasağında Atatürk Bulvarı’nda
çekilmişti.(7)
İHVAN KİTABEVİ’NDEKİ İLK TANIŞMA
İLK DERS
Yıl 1979. Havuzlu Çarşıda Numan Yazıcı Hocanın yönetimindeki “şehrin
ilim-irfan yuvası” İhvan Kitabevi’nde hocamla sohbet ediyoruz. O günlerde
okuduğum Herman Hesse’nin “Sidarta” adlı romanının ana konusu “Hint
mistisizmi”nden yola çıkarak bunun İslam tasavvufuyla benzerliğinden” söz
ediyordum ki, raflardaki kitaplara bir anne şefkatiyle davrandığı gözümden
kaçmayan 35 yaşlarındaki genç bir adam hışımla döndü, “hayır, Hesse’nin o
kitapta anlattığı o değil şudur” diye bir iki cümle ile özetledi, sonra tekrar
kitap raflarına gömüldü.
Evet; o güne dek hep uzaktan görüp giyimine kuşamına, arkadaşlarıyla
birlikte Gümrükönü yürüyüşlerine hayran olduğum kahraman, Selahaddin Şimşek’ti;
işte ilk kez o gün orada Batılıların deyimiyle “yüz yüze” tanışmış oldum. Sonra
ali Uyanık ve Bekir Sakin’le birlikte Karaağaçdibi İnönü caddesi 27 numarada
“Papazın evinin bodrumundaki “ öğrenci evine gelişlerinde dostluğa dönüştü bu
tanışma.
DÜNYASI: KİTAPLAR,
ÖĞRENCİLER, SIRF DEMLİ ÇAY VE UZUN SAMSUN..
O günlerde onu elinde “Öncü Kitaplar Listesi”ye “cemaatleşme çırpınışı”
içerisinde görmekteyiz. 8-10 kişilik arkadaş grubuyla o günlerde Demircioğlu
İşhanı ikinci kattaki kıraathaneye çıkıyor, Ali’yle biz de arada sırada
takılıyorduk. O günlerde onda dikkatimi çeken şeyler: Güzel giyiniyordu, çok ve
iyi okuyordu, okuduklarından çarpıcı bulduklarını kareli harita metot
defterlerine not alıyordu. Bunların sonraki yıllarda Zafer dergisindeki “Özlü
Sözler” olarak karşımıza çıkacaktı. Çevresinde çoğu kez aynı yüzler, bir kısmı
üniversite öğrencileriydi. Sürekli “sırt dem”li çay içiyor ve sürekli Uzun
Samsun sigarsından bir tane yakıyordu. Ağızlıksız da içmiyordu. Sonraları Fitaş
sokağında “Gazete Müvezzileri kıraathanesi ve Yenicamiideki Asmalı Kahve’ye
çıkacaktı. Unutmadan; 1985’te ben Adapazarı Belediyesi’nde çalışmaya
başlamıştım; mesai 17.30’da biter, Şaban Üstüner’in Yavuz Kırtasiyesinde
buluşup Necati Mert’in Havuzlu Çarşı’daki Gelişim Kitabevine uğrardık sık sık.
Hoca ile Selahaddin Ağbi çok yakın dosttular; hatırladığıma göre dostlukları
1970’lerin ortalarına kadar dayanıyordu; üstelik birbirlerinin de “ilk
okur”larıydılar; yazılarını yayımlamadan önce ilk birbirlerine gösteriyorlardı.
Orada çok ama çok zevkli sohbetler oluyordu.
NECATİ MERT’LE BANA: “ALIN
DA ADAPAZARI’NIZI BAŞINIZA ÇALIN”
O yıllar Necati Mert’in “taşra tezini” ölesiye savunduğu yıllardı;
doğrusu benim de katıldığım görüşlerdi ama Selahaddin Ağbi bizi çok yerel /
ulusal buluyor; olaya “bir medeniyet perspektifinden bakmamız gerektiğini”
tekrarlıyordu. “Adapazarı’nda da İstanbul var, bir çok Anadolu kentinde de.
Üstelik İstanbul’un içinde de taşra var. Teziniz yanlış; Müslümanın
taşra-İstanbul diye bir derdi olamaz; o dünyaya düşünce perspektifinden
bakmalı” diye beni sık sık fırçalıyordu. Bilenler bilir Necati Ağbi de ben de –
öğünmek gibi olsun – koyu Adapazarıcıyızdır; Selahaddin Ağbi de Adapazarı’nı
çok sever ama bizim “abarttığımızı” düşünürdü. Ayakları romatizmalıydı. Sanırım
1991 yılıydı; Gelişimde sohbet ediyoruz, yine rutubetten ayakları sızlamaya
başlamış olmalı ki, elleriyle dizlerini ovuşturdu ve Necati Ağbiyle bana dönerek, “alın da çok
sevdiğiniz Adapazarı’nızı başınıza çalın” diye söylendi.
Bu arada unutmadan “Şenler Pasajı”nda bir çay ocağı vardı, İlyas Ağbi
dediğimiz kısa boylu topluca güler yüzlü biri işletirdi. Selahaddin Ağbi orayı,
onun çayını çok severdi. Bir ara neredeyse “güne hep orada başlamaya”
başlamıştı.
ÖZDEYİŞ YAZARI OLARAK
SELAHADDİN ŞİMŞEK
Cihat Zafer’e göre “Odunu ser çağa keskin balta”, Selim Gündüzlap’e
göre “Sözünü yükselten adam”, Süleyman Gündüz’e göre “muzdarip bir Müslüman”,
Fahri Tuna’ya göre “Tek kişilik çoğunluk”, Dr. Sadık Canlı’ya göre “müthiş ve
mükemmel bir çocuk”tur.
Kısa yazmayı öğütler; kısa yazar; özdeyişlerle konuşurdu. Özdeyişleri
başta Zafer dergisi olmak üzere Mektup, Tevhid, Diyanet gibi dergilerin
kapaklarını süsledi.
Benim için “iş çıkışı”, onun için “günün başlangıcı” olan bir ikindi
sonrasında Gümrükönü’nde yürüyoruz. Unutmadan yürümeyi, yürüyerek anlatmayı çok
sever, “bu ecdadımızın usulüdür; yürürken hafıza daha iyi çalışır” derdi.Tam
yıkılan Sümerbank’ın önüne geldik, “Ağbi, sosyalist bir arkadaş “Marksizm
bilimdir” diyor deyince, şöyle bana doğru döndü, “bu hep böyledir Fahri kardeş
dedi, bu insanlar yüz dediğinin biri doğru çıkmamış Marksın söylediklerine
bilim derler de, yüz dediğinden birisi yanlış çıkmamış Hz. Peygambere
inanmazlar!”
ÖZDEYİŞLERİNDEN BAZI
ÖRNEKLER
Yüzlerce özdeyişinden bir kaçını sizlere sunmak istiyorum:
“Nice ışık
saçanlar yangın çıkartmakla suçlanmışlardır.”
“Servet çoklarını
yoksullaştırmıştır. En acınacak fakir, kalbini kasasına kilitleyen zengindir.”
“İstisnalar
çoğalınca kaide olurlar.”
“Heykeli
tımarhaneye, kendisi hapishaneye konulan bir ülkede “Düşünen Adam” nasıl
yetişsin!”
“Engel olunmayan
kötülük engel olunamaz olur! Ejderhalar doğduğunda yavruydular.”
“Tarihi yanlış
yazanlar, tarihi yanlış yapanlardan daha fazla zarar vermişlerdir.”
“Nüfusumuzu
azaltmak istemelerindeki maksat nüfuzlarını çoğaltmaktır!”
“Her hayat
kalbinin ekseninde döner. İnsanların uğrunda öldükleri uğrunda yaşadıklarıdır!”
“Hidayet ona doğru
yürüyenlere koşar. Yağmurdan kaçanların kuraktan yakınmaya hakları yoktur.”
“Göklere giden
yolu bulmak isteyenler, Allah’ın Elçisi’nin yerdeki ayak izlerini takip etsin”
ÖLÜMÜYLE
DE HEPİMİZE DERS VERDİ
Beyninde ur tespit edilmişti. Ankara’da İbni
Sina Hastanesi’nde kritik bir ameliyat olmuştu; gözünün biri görmüyor, diğeri
de gittikçe kapanıyordu. Ama o sanki hiçbir şey olmamışçasına “Asmalı Kahve”ye
çıkıyor, sevenleriyle buluşmaya dertleşmeye devam ediyordu.
Ölümünün yaklaştığını görüyorduk; o da bizim
yüzlerimizden “gördüğümüzü görüyordu.”. Mukadder sonu bekliyorduk ya, hüzün
çökmüştü bakışlarımıza. O ise kızıyor, söyleniyordu: “Çocuklar, galiba ömrü
verenin de alanın da O olduğunu unutuyorsunuz. Bu can O’nun değil mi? Bize ne
oluyor?”
Tüm samimiyetimle söylüyorum ki, bir süre
sonra hasta ziyaretimiz, “onun bize teselli verme törenlerine” dönüştü.
Bir tek kez üzüldüğüne şahit oldum;
“Ölmekten zerrece korkum yok Fahri kardeş dedi bir gün, büyük projelerim vardı,
binlerce kitap oku, bilgileri topla, tam hayata geçirecekken onların yok
olacağına üzülüyorum. Üzüntüm şahsımla ilgili değil.”
En büyük hayalinin de
yayınlanmış-yayınlanmamış iki yüzü aşkın özdeyiş-posterinden “Göğe Yağan
Yağmurlar “adıyla bir kitap çıkartmak olduğunu söylemişti bir defasında da.
Onu henüz 41 yaşındayken, 2 Nisan 1994
Cumartesi Orhan Camiindeki öğle/cenaze namazının ardından çok sevdiği Mevlasına
uğurladık. Aman Allah’ım, o ne seçkin cemaatti öyle. Yorgalar Mezarlığında
metfun babası Cevdet Hocanın ayak ucuna defnettik.
Allah mekanını Cennet, taksiratını af
eylesin.
--------
1) Necmettin Cevdet Şimşek: 1966
Adapazarı doğumlu, Cevdet Hocanın torunu.PTT Sokakta deri ürünleri ticareti
yapmaktadır. 26.09.2005 tarihinde Değişim Cafe’de yaptığım görüşmeden.
2) Hamza Tekin, Dr. Sadık Canlı, Av.
Demircan Dilek, Erol Girişken’le “Adapazarı Semalarında Bir yıldız; Cevdet
Hoca” adlı araştırmayı yaparken 25.09.2005 tarihinde yaptığım görüşmelerden.
3) Yakın akrabası ve yakın dostu
Mehmet Sami Çakmak’ın 01 Nisan 1997’de naklettiklerinden.
4) Yusuf Aydın,”Beyaz Leke
Tiyatrosu”, Akademi Dergisi, Şubat-1975 sayısı,
5) Esat Pınarbaşı (Siyaset doktoru)
ile 01.04.2006 tarihinde gerçekleştirdiğim görüşmeden.
6) Yazar Cihat Zafer’in 27.09.2005
tarihinde geçtiği mailden alınmıştır.
7) Süleyman Gündüz,”Bir Muzdarip”,
Kayıtlar dergisi, Mart-Nisan 1994.
Pazartesi, 03 Nisan 2006 - Okunma sayısı: 6031 |