Sakaryamiz.NET - ADAPAZARINDAN BİR DÜŞÜNEN ADAM GELDİ GEÇTİ
Ekrem Karaberber
ekrem_karaberber
Kenan Sofuoğlu
Sakaryamiz.Net Ekran Koruyucu
Bank Asya - 1.Lig
Haftanın Maçları
 Bank Asya 1.Lig - 1. Hafta
G.Ant.Bld. -
Sakarya
Samsun -
K.Erciyes
Altay -
Kartal
Kasımpaşa -
Adanaspor
Karabük -
Giresun
Malatya -
Karşıyaka
Ç. Rizespor -
Güngören
Boluspor -
Manisa
Diyarbakır -
Orduspor

2008/2009 Puan Durumu
 S  TAKIM O P
1  Adanaspor -
-
2  Altay - -
3
 Boluspor - -
4  Ç. Rizespor - -
5  Diyarbakırspor - -
6  Gaziantep B.Ş. - -
7  Giresunspor - -
8  Güngören Bld. - -
9  K. Karabük - -
10  Karşıyaka - -
11  Kartalspor - -
12  Kasımpaşa - -
13  K. Erciyesspor - -
14  Malatyaspor - -
15  Manisaspor - -
16  Orduspor - -
17  Sakaryaspor - -
20  Samsunspor - -


ADAPAZARINDAN BİR DÜŞÜNEN ADAM GELDİ GEÇTİ

Adapazarı Yazıları / Fahri TUNA

 

ADAPAZARI’NDAN

BİR DÜŞÜNEN ADAM GELDİ GEÇTİ

MEHMED SELAHADDİN ŞİMŞEK

 

CEVDET HOCA’NIN KÜÇÜK OĞLU

 

Şehrimizde bugün yaşı altmışı geçmiş kime “Adapazarı’na ruh veren üç alim söyler misiniz?” diye bir soru sorsanız, ilk söyleyeceği üç isimden birisi mutlaka “Cevdet Hoca” olacaktır.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Batum’dan İzmit’in Hasaneyn Köyü’ne göçen Hüseyin Efendiye Allah üç erkek evlat nasip eder: Süleyman, İbrahim Remzi ve Ahmet Cevdet. Yazımızın kahramanı Ahmet Cevdet 1307 (1891) yılında doğacaktır. Hüseyin Efendi, “gözlerinden zeka fışkıran” üç oğlunu da medresede okutmaya kararlıdır; hem de İstanbul’da. Üç kardeş Fatih Medresesinden mezun olurlar. (1) Yedek subay rütbesiyle 1911’den 1922’ye dek on iki yıl cepheden cepheye koşan Ahmet Cevdet Şimşek’in İstiklal Harbi sonrasında İzmit’e döner. 1891 doğumlu Cevdet Hocanın da yaşı 30u geçmiştir. Maşukiye’den Nuriye hanımla evlenir. Aile İzmit’te manifaturacılıkla geçinmektedir ama evin en küçüğü Ahmet Cevdet, sürekli Adapazarı’na yerleşmekten söz etmektedir. Nitekim 1926’da aile Adapazarı’na yerleşir. Savaş caddesi üzerinde on dönüm yer alınır ve evlerini yaparlar. Aile manifaturacılık ve terzilikle geçimini sağlarsa da, Ahmet Cevdet’in işi Orhan, Ağa ve Tozlu camilerinde erkeklere, İhsaniye’de kadınlara “vaaz etmek”, fahri olarak da ölene kadar Orta Camii’nde imamlık yapmaktır.

 

HER HAYIRLI İŞİN BAŞINDAKİ CEVDET HOCA

1928 yılında Sabahaddin adlı ilk çocuğu doğan Cevdet Hocanın ardından Alaadin, Bahaddin adlı oğulları dünyaya gelir. 62 yaşındayken 1953 yılında ise Allah ona nur topu gibi bir çocuk daha verir; adını Mehmed Selahaddin koyar.

Ahmet Cevdet Şimşek, bir yandan vaaz-ı nasihatleriyle Adapazarı’nı aydınlatırken, 1942 yılından vefat ettiği 06 Mart 1966 yılına kadar “imamsızlıktan kapanma tehlikesi” yaşayan Orta Camii’de ücret almadan imamlığı taahhüt edecek ve bunu da uygulayacaktır. Ayrıca Cevdet Hoca’yı başta 1943 depreminde yıkılan Tozlu Camii’nini yeniden inşaası olmak üzere; Şeker Fabrikası (1953) ve İmam-Hatip Lisesi’nin (1956) kuruluşlarında en ön safta görmekteyiz. Diğer bir özelliği ise oğlu Alaaddine Atatürk Bulvarı’nda açtığı “Atlantik Kitavebi”yle şehrimize sunduğu katkıdır. Cevdet Hoca; Hamza Tekin Hoca’ya göre “sahih bilginin devamı”, Dr. Sadık Canlı’ya göre “kendisi ve çocukları Adapazarı’na şeref katan insanlar”, Av. Demircan Dilek’e göre “müthiş güzel ve etkili bir üslupla konuşan, çok okuyan, konuşmalarında kitaplardan en ince detaylarla bilgiler veren”, Erol Girişken’e göre “uzun boylu, çok güzel giyinen, çok güzel konuşan, çok sosyal bir insan”dır. (2)

İşte Selahaddin Şimşek böyle bir babanın ve böyle bir ilim-irfan çevresinin prensi olarak yetişmektedir.

 

HOCALARI BİR DERSE BİR DE SELAHADDİN’E HAZIRLANIYORLAR

İlkokulu mahallesindeki Kurtuluş İlkokulu’nda bitiren “afacan Selahaddin”, babası tarafından temeli atılan Adapazarı İmam-Hatip Lisesi’ne verilir. 13 yaşındayken babası “Adapazarı semalarında bir yıldız” olarak tanımladığımız babası Cevdet Hoca rahmet-i Rahman’a kavuşacaktır. Yaşı ve sınıfları ilerledikçe daha haşarı, daha uçarı, daha kavgacı, okul idarelerinin tabiriyle “çok disiplinsiz” bir delikanlı olarak çıkar ortaya. Akrabası, yakın dostu, tiyatro arkadaşı, birlikte kaytarıp birlikte sınıfta kaldıkları Mehmet Sami Çakmak’tan dinleyelim: “Benim annemin dayısının en küçük oğludur. Aynı yaşta olduğumuz için beraber büyüdük. Rahmetli asi bir öğrenciydi. Bir defa ilk derse girmez, kantinde çay-sigara içerdi. Sonraları çok sevdiği kravat takmaktan, o yıllarda mecburi olduğu için nefret eder, okula daima kravatsız gelirdi. Kapıda kontrol olursa, yukarıdan kravat atarlar öyle içeriye girerdi. Hocalarının başının belasıydı; çok bilgili ve zeki olduğu için hocalar akşamdan bir derse, bir de Selahaddin’e hazırlanmak zorunda kalırlardı. Bir tartışma sırasında hoca “şu kadar yıllık öğretmenlik hayatımda ilk defa bir öğrenciyi disipline vermek mecburiyetinde kalıyorum” diye sınıftan çıkmak üzereyken Selahaddin de “ben de şu kadar öğrencilik hayatımda bir öğretmeni ilk defa disipline vermek mecburiyetindeyim” deyip fırlayıp idareye gitmişti.”(3)

 

BEYAZ LEKE TİYATROSU’YLA BİR ÇIĞIR AÇIYOR

Daha lise yıllarında Selahaddin’in kafasında bir şey vardır: Bir uçuruma doğru koşar adım giden topluma bir şeyler verebilmek... O nedenle onu kah MTTB gecelerinde bir öğrenci lideri, kah bir konferansın düzenleyici ve sunucusu, kah Bulvarda bir yürüyüşte göreceğiz. Daha o yıllarda tiyatro ve sinemaya olağanüstü ilgilidir. 1972 yılında, henüz lise üçüncü sınıf öğrencisiyken, onları daima birlikte görmeye aşina olduğumuz Alaattin Taşçeken, Mehmet Sami Çakmak ve Salih Deniz’le birlikte; çağın karasına beyaz çalmak iddiasıyla “Beyaz Leke Tiyatrosu” kurar, kendisinin de oynadığı NFK’dan “Siyah Pelerinli Adam”, Atilla Alpoge’den “Çürük Elma”, Ali Nar’dan “Muhtar Kafası”nı sahneye koyar. Bu oyunlarla üç kez 67 vilayetin 61’ine turneye çıkar, Türkiye’yi dolaşır.(4)  Beyaz leke 1977 yılına kadar sanatsal faaliyetlerini sürdürecektir. Bu arada kültür-sanat ve düşünce alanında bir çok konferansların, anma gecelerinin örgütleyicisi de odur. Bir yandan da “okuma eylemini” gerçekleştirmektedir.

 

ERZURUM YILLARI: CENNET ÇEŞMESİ, DERGAH KİTAVEVİ VS..

Pek de kaale almadığı, kah sınıfta kaldığı kah ikmalle geçtiği Adapazarı İmam-Hatip Lisesi’ni 1974 Haziranında bitirir. Ve ardından Erzurum Atatürk Üniversitesili yılları başlar. O yıllarını Erzurum’dan “2. Yurt 70 numarada” beraber kaldığı arkadaşlarından Esat Pınarbaşı şöyle anlatacaktır: “ – Selahaddin 1974 Atatürk Ü. İslami İlimler Fakültesi’ni kazandı ama devam etmedi. ÖSYM’ye tekrar girip bu kez Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü kazandı. Aynı yurtta kalıyorduk. Lüks lokantalarda yemek yemeye ve kahvelerde fikir tartışmalarına bayılırdı. Cennet Çeşmesi’nde bir çay ocağı vardı, oraya sık giderdi. Çayı su çekmeden içmeyi sever ve o çayevinin çayını beğenirdi. Dergah Kitabevi’ne çok sık uğrar kitap alırdı. Orada gerek öğrencilerden gerekse Erzurumlulardan bir çevresi vardı. Onlarla fikir tartışmaları yapardı. Erzurum’da bolca kitap okur ve bol fikir tartışması yapardı demek mümkündür. “ (5)  Selahadidn Şimşek, 1980 yılında okulunu bitirecek, 4 aylık “kısa dönem” askerliğini tamamlayarak yuvaya-Adapazarı’na dönecektir.

 

ÖZDEYİŞ VE SİNEMAYA GÖNÜL VERİŞİ

Zeki Aydıntepe’nin “Bir cümleye dünyayı sığdıran adam” diye tanımladığı Selahaddin Şimşek’in özdeyiş ilgi ve sevgisinin başlangıcını “Selahaddin Şimşek Yazar Okulu’nun en parlak öğrencisi” Cihat Zafer, şöyle anlatıyor: “Özdeyiş yazmak nereden aklınıza geldi sorusunu hep şöyle cevapladı: “Babamla bir paytona binmiş gidiyorduk. Arabacı, kamçısını atın sırtında şaklatıp duruyordu. Tahammülü kalmayan babam,

“- Evladım, dedi, at kamçıyla değil, arpayla gider.”

Hakikati en kısa ve en güzel biçimde ifade etmeyi babamdan öğrendim ve bunu sürdürmek istedim.” (6)

Diğer yandan Adapazarı’nda onun kadar sinemaya gönül veren az insan gördüm diyebilirim. Bunda elbette sinemanın söz sanatı - estetik zenginliğin bileşkesi olması bir yana çok etkin bir kitle iletişim aracı olmasının da etkisi büyük olmalıdır. Yapımcılığını Yavuz Üstüner’in yönetmenliğini Süleyman Gündüz’un yaptığı, “insanın ölüm anındaki çaresizliğini” konu alan kısa metrajlı “O An” adlı bir tek kişilik bir filmde de oynamış, film 1990 Genel Nüfus Sayımı nedeniyle sokağa çıkma yasağında Atatürk Bulvarı’nda çekilmişti.(7)

 

İHVAN KİTABEVİ’NDEKİ İLK TANIŞMA İLK DERS

Yıl 1979. Havuzlu Çarşıda Numan Yazıcı Hocanın yönetimindeki “şehrin ilim-irfan yuvası” İhvan Kitabevi’nde hocamla sohbet ediyoruz. O günlerde okuduğum Herman Hesse’nin “Sidarta” adlı romanının ana konusu “Hint mistisizmi”nden yola çıkarak bunun İslam tasavvufuyla benzerliğinden” söz ediyordum ki, raflardaki kitaplara bir anne şefkatiyle davrandığı gözümden kaçmayan 35 yaşlarındaki genç bir adam hışımla döndü, “hayır, Hesse’nin o kitapta anlattığı o değil şudur” diye bir iki cümle ile özetledi, sonra tekrar kitap raflarına gömüldü.

Evet; o güne dek hep uzaktan görüp giyimine kuşamına, arkadaşlarıyla birlikte Gümrükönü yürüyüşlerine hayran olduğum kahraman, Selahaddin Şimşek’ti; işte ilk kez o gün orada Batılıların deyimiyle “yüz yüze” tanışmış oldum. Sonra ali Uyanık ve Bekir Sakin’le birlikte Karaağaçdibi İnönü caddesi 27 numarada “Papazın evinin bodrumundaki “ öğrenci evine gelişlerinde dostluğa dönüştü bu tanışma.

 

DÜNYASI: KİTAPLAR, ÖĞRENCİLER, SIRF DEMLİ ÇAY VE UZUN SAMSUN..             

O günlerde onu elinde “Öncü Kitaplar Listesi”ye “cemaatleşme çırpınışı” içerisinde görmekteyiz. 8-10 kişilik arkadaş grubuyla o günlerde Demircioğlu İşhanı ikinci kattaki kıraathaneye çıkıyor, Ali’yle biz de arada sırada takılıyorduk. O günlerde onda dikkatimi çeken şeyler: Güzel giyiniyordu, çok ve iyi okuyordu, okuduklarından çarpıcı bulduklarını kareli harita metot defterlerine not alıyordu. Bunların sonraki yıllarda Zafer dergisindeki “Özlü Sözler” olarak karşımıza çıkacaktı. Çevresinde çoğu kez aynı yüzler, bir kısmı üniversite öğrencileriydi. Sürekli “sırt dem”li çay içiyor ve sürekli Uzun Samsun sigarsından bir tane yakıyordu. Ağızlıksız da içmiyordu. Sonraları Fitaş sokağında “Gazete Müvezzileri kıraathanesi ve Yenicamiideki Asmalı Kahve’ye çıkacaktı. Unutmadan; 1985’te ben Adapazarı Belediyesi’nde çalışmaya başlamıştım; mesai 17.30’da biter, Şaban Üstüner’in Yavuz Kırtasiyesinde buluşup Necati Mert’in Havuzlu Çarşı’daki Gelişim Kitabevine uğrardık sık sık. Hoca ile Selahaddin Ağbi çok yakın dosttular; hatırladığıma göre dostlukları 1970’lerin ortalarına kadar dayanıyordu; üstelik birbirlerinin de “ilk okur”larıydılar; yazılarını yayımlamadan önce ilk birbirlerine gösteriyorlardı. Orada çok ama çok zevkli sohbetler oluyordu.

 

NECATİ MERT’LE BANA: “ALIN DA ADAPAZARI’NIZI BAŞINIZA ÇALIN”

O yıllar Necati Mert’in “taşra tezini” ölesiye savunduğu yıllardı; doğrusu benim de katıldığım görüşlerdi ama Selahaddin Ağbi bizi çok yerel / ulusal buluyor; olaya “bir medeniyet perspektifinden bakmamız gerektiğini” tekrarlıyordu. “Adapazarı’nda da İstanbul var, bir çok Anadolu kentinde de. Üstelik İstanbul’un içinde de taşra var. Teziniz yanlış; Müslümanın taşra-İstanbul diye bir derdi olamaz; o dünyaya düşünce perspektifinden bakmalı” diye beni sık sık fırçalıyordu. Bilenler bilir Necati Ağbi de ben de – öğünmek gibi olsun – koyu Adapazarıcıyızdır; Selahaddin Ağbi de Adapazarı’nı çok sever ama bizim “abarttığımızı” düşünürdü. Ayakları romatizmalıydı. Sanırım 1991 yılıydı; Gelişimde sohbet ediyoruz, yine rutubetten ayakları sızlamaya başlamış olmalı ki, elleriyle dizlerini ovuşturdu ve  Necati Ağbiyle bana dönerek, “alın da çok sevdiğiniz Adapazarı’nızı başınıza çalın” diye söylendi.

Bu arada unutmadan “Şenler Pasajı”nda bir çay ocağı vardı, İlyas Ağbi dediğimiz kısa boylu topluca güler yüzlü biri işletirdi. Selahaddin Ağbi orayı, onun çayını çok severdi. Bir ara neredeyse “güne hep orada başlamaya” başlamıştı.

 

ÖZDEYİŞ YAZARI OLARAK SELAHADDİN ŞİMŞEK

Cihat Zafer’e göre “Odunu ser çağa keskin balta”, Selim Gündüzlap’e göre “Sözünü yükselten adam”, Süleyman Gündüz’e göre “muzdarip bir Müslüman”, Fahri Tuna’ya göre “Tek kişilik çoğunluk”, Dr. Sadık Canlı’ya göre “müthiş ve mükemmel bir çocuk”tur.

Kısa yazmayı öğütler; kısa yazar; özdeyişlerle konuşurdu. Özdeyişleri başta Zafer dergisi olmak üzere Mektup, Tevhid, Diyanet gibi dergilerin kapaklarını süsledi.

Benim için “iş çıkışı”, onun için “günün başlangıcı” olan bir ikindi sonrasında Gümrükönü’nde yürüyoruz. Unutmadan yürümeyi, yürüyerek anlatmayı çok sever, “bu ecdadımızın usulüdür; yürürken hafıza daha iyi çalışır” derdi.Tam yıkılan Sümerbank’ın önüne geldik, “Ağbi, sosyalist bir arkadaş “Marksizm bilimdir” diyor deyince, şöyle bana doğru döndü, “bu hep böyledir Fahri kardeş dedi, bu insanlar yüz dediğinin biri doğru çıkmamış Marksın söylediklerine bilim derler de, yüz dediğinden birisi yanlış çıkmamış Hz. Peygambere inanmazlar!”

 

ÖZDEYİŞLERİNDEN BAZI ÖRNEKLER

Yüzlerce özdeyişinden bir kaçını sizlere sunmak istiyorum:

“Nice ışık saçanlar yangın çıkartmakla suçlanmışlardır.”

“Servet çoklarını yoksullaştırmıştır. En acınacak fakir, kalbini kasasına kilitleyen zengindir.”

“İstisnalar çoğalınca kaide olurlar.”

“Heykeli tımarhaneye, kendisi hapishaneye konulan bir ülkede “Düşünen Adam” nasıl yetişsin!”

“Engel olunmayan kötülük engel olunamaz olur! Ejderhalar doğduğunda yavruydular.”

“Tarihi yanlış yazanlar, tarihi yanlış yapanlardan daha fazla zarar vermişlerdir.”

“Nüfusumuzu azaltmak istemelerindeki maksat nüfuzlarını çoğaltmaktır!”

“Her hayat kalbinin ekseninde döner. İnsanların uğrunda öldükleri uğrunda yaşadıklarıdır!”

“Hidayet ona doğru yürüyenlere koşar. Yağmurdan kaçanların kuraktan yakınmaya hakları yoktur.”

“Göklere giden yolu bulmak isteyenler, Allah’ın Elçisi’nin yerdeki ayak izlerini takip etsin”

 

ÖLÜMÜYLE DE HEPİMİZE DERS VERDİ

Beyninde ur tespit edilmişti. Ankara’da İbni Sina Hastanesi’nde kritik bir ameliyat olmuştu; gözünün biri görmüyor, diğeri de gittikçe kapanıyordu. Ama o sanki hiçbir şey olmamışçasına “Asmalı Kahve”ye çıkıyor, sevenleriyle buluşmaya dertleşmeye devam ediyordu.

Ölümünün yaklaştığını görüyorduk; o da bizim yüzlerimizden “gördüğümüzü görüyordu.”. Mukadder sonu bekliyorduk ya, hüzün çökmüştü bakışlarımıza. O ise kızıyor, söyleniyordu: “Çocuklar, galiba ömrü verenin de alanın da O olduğunu unutuyorsunuz. Bu can O’nun değil mi? Bize ne oluyor?”

Tüm samimiyetimle söylüyorum ki, bir süre sonra hasta ziyaretimiz, “onun bize teselli verme törenlerine” dönüştü.  

Bir tek kez üzüldüğüne şahit oldum; “Ölmekten zerrece korkum yok Fahri kardeş dedi bir gün, büyük projelerim vardı, binlerce kitap oku, bilgileri topla, tam hayata geçirecekken onların yok olacağına üzülüyorum. Üzüntüm şahsımla ilgili değil.”

En büyük hayalinin de yayınlanmış-yayınlanmamış iki yüzü aşkın özdeyiş-posterinden “Göğe Yağan Yağmurlar “adıyla bir kitap çıkartmak olduğunu söylemişti bir defasında da.

Onu henüz 41 yaşındayken, 2 Nisan 1994 Cumartesi Orhan Camiindeki öğle/cenaze namazının ardından çok sevdiği Mevlasına uğurladık. Aman Allah’ım, o ne seçkin cemaatti öyle. Yorgalar Mezarlığında metfun babası Cevdet Hocanın ayak ucuna defnettik.

Allah mekanını Cennet, taksiratını af eylesin.

 

--------

1)   Necmettin Cevdet Şimşek: 1966 Adapazarı doğumlu, Cevdet Hocanın torunu.PTT Sokakta deri ürünleri ticareti yapmaktadır. 26.09.2005 tarihinde Değişim Cafe’de yaptığım görüşmeden. 

2)   Hamza Tekin, Dr. Sadık Canlı, Av. Demircan Dilek, Erol Girişken’le “Adapazarı Semalarında Bir yıldız; Cevdet Hoca” adlı araştırmayı yaparken 25.09.2005 tarihinde yaptığım görüşmelerden.

3)   Yakın akrabası ve yakın dostu Mehmet Sami Çakmak’ın 01 Nisan 1997’de naklettiklerinden.

4)   Yusuf Aydın,”Beyaz Leke Tiyatrosu”, Akademi Dergisi, Şubat-1975 sayısı,

5)   Esat Pınarbaşı (Siyaset doktoru) ile 01.04.2006 tarihinde gerçekleştirdiğim görüşmeden.

6)   Yazar Cihat Zafer’in 27.09.2005 tarihinde geçtiği mailden alınmıştır.

7)   Süleyman Gündüz,”Bir Muzdarip”, Kayıtlar dergisi, Mart-Nisan 1994.


Pazartesi, 03 Nisan 2006 - Okunma sayısı: 6031
 
< Önceki   Sonraki >


© 2005 - 2008 Sakaryamiz.NET
Colors & Graphics designed by enderden