SONUNU DÜŞÜNEN -BELKİ- KAHRAMAN OLAMAZ; AMA MUTLAKA ADAM OLUR
1996
yılında, oğlumun ergenliği sırasında ruhsal ve bedensel olarak
kendisini hazırlaması için döne döne bir kitap aramış ama bulamamıştım.
Gerçekten o günlerde yoktu böyle kitaplar. Kitapçılarda birkaç kitap
vardı. Ama hiç biri ‘Bak oğlum, ergenlik budur. Bu çağa girince sende
şu değişiklikler olacak, başına bu işler gelecek…’ demiyordu. Hepsi
çocuğun ne şekilde terbiye edileceği ve nasıl güdülmesi gerektiği
üzerineydi. Ben de, ‘Madem böyle bir kitap bulamadım oturup yazarım’
dedim. Öyle de yaptım.
Gelenek ve göreneğimizde ne yazık
çocuğunuzla karşılıklı oturup her şeyi konuşamıyorsunuz. Hadi konuşmaya
kalkıştınız diyelim; çok geçmeden konuyu saptırıyor insan.
Başlıyorsunuz nasihata. Çoçuk zaten söylediklerinizi ‘geyik’ buluyor.
Bir bakmışsınız kendinizi bağırınırken buluyorsunuz. Bu yüzden yazmak
kolayıma gelmişti.
Neyse, yanlış bir iş yapmış olmamak için
yazdıklarımı önce bazı öğretmen arkadaşlara gösterdim. Onlar da çok
beğendiler, basmamı önerdiler. Ben de bir kitap dosyası oluşturarak
Altın Kitaplar Yayınevi’ne gönderdim. Kısa zamanda beni aradılar ve
şaşıracağım bir şey söylediler. Yazdığım kitap alanında tekmiş. Tekmiş
ama, erkek çocuklar maalesef kitap okumuyormuş. Bu yüzden de satış
şansı düşükmüş. Buna rağmen kitap ‘Uyanın Artık Delikanlı Oldunuz’
adıyla çıkı. 1996’ dan bu yana ancak iki baskı yapabildi. Yani on yılda
3 bin kitap ancak sattı. Ve bu sonuç yayınevine göre bir başarıydı!
Bunları ne diye yazdığımı tahmin etmişsinizdir.
Evet
günlerdir, çocuklarımızın şiddet ortamına nasıl düştüklerine akıl sır
erdirmeye çalışıyoruz. Çözüm arıyoruz. Suçlu olarak basın-yayını
gösteriyoruz. Özellikle bir dizi filmi işaret ediyoruz. Fakat şunu
tartışmıyoruz. Çocuklarımız model kimliklerini seçerken, gerçek hayat
yerine sanal ortamı tercih ederek gerçeklerle bağlarını koparacak kadar
zayıf karakterli çıktı. Neden?..
Toplumun tüm bileşenleri
birleşik kaplar gibidir. Şiddet gibi toplumsal sorunları boyutları
kadar ve aynı seviyede taşırlar. Kadın sorunları, aile içi sorunlar,
sokaktaki şiddet, trafikteki manzaralar, erişkinlerin kendi
aralarındaki çarpık iletişim biçimleri gibi…
Yani diyeceğim şu:
sanki bütün kurumlar, kuruluşlar, sokaklar, bireyler huzur ve sükun
içindeymiş de belanın içine bir tek çocuklarımız düşmüş gibi algı
yanılgısı içinde kıvranıp duruyoruz. Aslında hiç de öyle değil.
Toplumsal sorunları her kesim kendi payına düştüğü kadarıyla yaşıyor ve
her kesim sorunların potansiyel tehdidi altında. Üstelik devletin bir
çok kurumu ve kimi siyasiler bizzat kendileri böylesi sorunların nedeni
olabiliyor, istemeden de olsa yaygınlaştırabiliyor… Baksanıza,
Cumhurbaşkanı Sezer bile, ‘Türkiye’de nereye el atsan elinde kalıyor’
demiş. Bu durumda vatandaş her şeye kuşkuyla bakmaya başlıyor.
Bakın en basitinden bir örnek vereyim:
KOkul dönüş yolunda anne elinden tuttuğu çocuğunu sıkştırıyor:
-
Öğretmenin bugün sana bağırdı mı hiç? Arkadaşlarından sana söven var
mı? Seni döven oldu mu? Bana doğruyu söyle bak yoksa karışmam…
Çocuğunu
karşısına alıp, ‘Anlat bakalım. Günün nasıl geçti? Bugün neler öğrendin
. Arkadaşlarınla iyi geçindin mi, öğretmenini iyi dinledin mi’ diyen
yok.
Neden?
Çünkü, artık kimseden iyi davranış beklenmez
oldu. Kötüye ve kötülüğe karşı tavır alınmıyor. İyilikler anılmaz oldu.
Topluma karşı sorumluluk, dayanışma, hoşgörü gibi kavramlar kitabımızda
yok artık. İyilik bir enayilik gibi algılanır oldu.
Hatırlayacaksınız;
sara nöbeti sırasında denize düşen bir vatandaşımızı kurtarmak için
suya atlayan bir genç kızla, bir adamın çabasını... O soğuk havada
hasta adamcağızı suyun üzerinde tutabilmek için amansızca uğraşırlarken
çok sayıda insan kıyıda onları seyretmekten başka bir şey yapmadı.
İnanıyorum ki o seyredenlerin yarısından çoğu Kurtlar Vadisi’nin
tutkunuydu. Ama, gönüllerine yerleştirdikleri kahraman Polat kişiliği
hiçbirini harekete geçirmedi. Oysa, gönüllerine yakışması gereken
kahramanlar ise o sırada gözlerinin önünde soğuk suyun içinde birini
kurtarmak için çabalıyorlardı. Polat Alemdar’ın sloganı şuydu: Sonunu
düşünen kahraman olamaz! Bu sözü onlara hatırlatsaydınız alacağınız
karşılık şöyle olabilirdi:
- İyi de üstümüz ıslanacak abicim.
Baksana hava buz gibi. Ucuz kahramanlık delikanlıyı bozar… İşte ne
güzel, iki enayi adamı kurtaracağım diye uğraşıyor işte. Aferin onlara…
O sırada kalabalıkta çıkıp birisi bağırsaydı:
- Suya kim atlarsa ona 50 YTL veriyorum!..
Acaba kıyıda kaç kişi kalırdı dersiniz?
Toplutaşım
araçlarında, okul önlerinde, dersane sokaklarında görüyorum: gençler
uyuşuk, yorgun… Okulla dersane arasına sıkıştırılmış zaman dilimi
içinde kendine bir çıkış arayan genç ne yapsın? Düşünmeye, dünyada ve
ülkemizde olup bitenlere kafa yormaya ne fırsatı var ne gücü?
Düşüncelerini
özgürce ifade edebilmenin yolları tıkanmış. Davranışları kısıtlanmış.
Tek tip giyinmek, tek tip düşünmek, tek tip davranmak zorunda… Çünkü
düşünceleri, duyguları, davranışları yönetmelikler çerçevesinde
yöneticiler tarafından çeki düzen veriliyor. İyi de öğrenci soru
sormasını bilmiyor, sorgulamayı bilmiyor, araştırmayı bilmiyor… Bir
okul gezisi düzenlemenin bürokratik işlemleri, üst düzey bir devlet
memurunun bilgisini, görgüsünü artırması için yurtdışına gönderilmesi
işlemlerinden daha zordur. Hiçbir konferansa götürülmüyorlar… Sivil
toplum örgütlerinin faaliyetlerine katılmıyorlar, katılamıyorlar…
Yeteneklerini ve becerilerini geliştirici, kendilerini gösterecek hemen
hemen hiçbir proje yok. Baksanıza 70 milyonun içinden yıllar sonra buz
pateninde ancak bir sporcu kızımız çıkabildi. O da ailesinin özel
çabasıyla… Uluslararası alanda sözü edilen genç sanatçı ve genç
sporcumuz neredeyse hiç yok…
Gençlere güvenilmiyor; kolay
ayartılabilir, çabuk kandırılabilir, hemen yoldan çıkabilir bir kesim
olarak görülüyor. Onları suça eğilimli birer potansiyel suçlu olarak
görmekten vazgeçelim.
En azından kendimize karşı dürüst olalım ve aynaya bakalım:
Gerçekten suç kimde?
HASAN ÖZSAN / ANKARA
Perşembe, 20 Nisan 2006 - Okunma sayısı: 319 |