|
Adapazarı Yazıları / Fahri TUNA
30 ADAPAZARILININ BALKAN SEFERİ - 1
SULTAN MURAT TÜRBESİNDE DAĞILDIK
Irmak Kültür Sanat Dergisi olarak 20-27 tarihleri arasında 30 Adapazarılının katıldığı bir “Balkan Kültür Gezisi” düzenlemiştik.Geziye Yazar Selim Gündüzalp, şair İbrahim açılan, şair Yusuf Mısırlıoğlu ve eşi, Dahiliye Uzmanı Dr. Ayhan Aydın ve eşi SAÜ öğretim üyelerinden Bedizel Aydın, kız kardeşi anaokulu öğretmeni Zuhal Aydın, Taraklı Belediye Başkanı Tacettin Özkaraman, Söğütlü Belediye Başkanı Ertuğrul Özcan, Adapazarı Büyükşehir Belediyesi Meclis Üyesi / Mali Müşavir İmdat Akgünler ve ailesi, Adasu Genel Müdür Yardımcısı Muzaffer İşçioğlu ve eşi emekli öğretmen Aysel hanım, Adasu Personel ve Eğitim Daire Başkanı Nurşen Gürarada, İşadamı Yakup Kuray ve eşi, memur Bahar Tanattı, Söğütlü Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Talat İr, Öğrenciler Bilal Çakacak, Çark’ın işletmecisi ve ilimizin popüler iş adamlarından Rahmi Sak’ın annesi, ablası, amca oğlu ve eşi, Nisa Yıldız ve Derginin Genel Yayın Yönetmeni Fahri Tuna’yla ailesi katıldılar.
48 kişilik otobüste 30 kişinin olması büyük bir rahatlık getirirken, Anadolu’nun bir bakıma “mütemmimi” yani tamamlayıcısı/bütünleyicisi durumundaki Balkanlar’ı görmek, tanımak kafile için önemli bir heyecan oluşturuyordu.
Aslen Kırcaalili, Bulgaristan Türklerinin önde gelen şairlerinden, Kaynak Dergisi Genel yayın yönetmeni Sabri Karagöz’ü de Gebze’den alıp yola koyuluyoruz.
OSMANLI’NIN BİLİM ŞEHRİ FİLİBE’DEYİZ
Pazartesi sabahı gün ağardığında Filibe’deyiz; o Filibe ki, Osmanlı’nın Balkanlardaki en önemli bilim ve aydınlanma merkezlerinden biriydi asırlarca. Şair Sabri Alagöz’ün rehberliğinde Filibe’nin tarihi bölümü “Osmanlı Mahallesini” geziyoruz. Her taraf buram buram Türk mimarisi kokuyor; ahşap, cumbalı evler, dar taş zeminli sokaklar... Bulgarlar sadece evlerin dış boyalarını değiştirmeyi başarabilmişler.
Oradan şehrin merkezindeki “Cumayata” camiine iniyoruz; camiin adı “cumanın atası” anlamında, bir de İmaret Camii ibadete açıkmış. Filibe 800 bin nüfuslu Bulgaristan2ın 2. büyük şehri. 20 bin kadar da Türk yaşıyor. Bizi sevindiren bir şey var: 1430’larda yapılan Cumayata Camii, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından restore ettiriliyor.Bilenler bilir; söz konusu caminin kubbesi “ağır bir deprem geçirmişçesine” çatlak patlaktı.
İki saatlik bir moladan sonra Sofya’ya doğru yola koyuluyoruz.
“YOL KENARINDAKİ CEVİZLERİ YEMEK CAİZ MİDİR?”
Sofya’ya doğru ilerlerken enfes bir ovadan geçiyoruz. Her yan göz alabildiğince ova ve maalesef çoğu da ekili değil... Çoğumuz “Osmanlı bu ovaları nasıl bıraktı” hayıflanması içerisindeyiz.Yol kenarlarında daha çok 40-50 yaşlarındaki ceviz ağaçları var. Şair İbrahim Açılan tartışmayı başlatıyor: “Bu cevizlerden yemek caiz midir değil midir?”Arabada her kafadan bir ses çıkıyor: Kimi “ne demek efendim, burası ecdat diyarıdır, elbette caizdir”, kimisi de “iyi ama bu ağaçlar en fazla elli yıllık, ecdadımız 1912’de buralardan çekildi, bizimkiler dikmiş olamaz cevizleri, haramdır” diyor. Derken İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin “yola bakan ağaçlardan 1/3 oranında yenmesi caizdir” fetvası hatırlatılıyor... sonunda Fahri Tuna, “ecdadımıza layık evlatlar olmalıyız” deyip 2 adet ceviz koparıyor ve “özür dileriz, ağacın dalına asamadık” deyip ağacın dibine 2 Euro (3.7 lira) bırakıyor, tartışma da sona eriyor.
Sabri bey bize kısa sürede de olsa Sofya’yı gezdiyor. Banyabaşı ve birkaç camii de saymazsak, neredeyse Türk izi kalmamış Sofya’da...
Akşam yorgun argın Üsküp’teyiz. General Tours sahibi Arkan Kerim’in organizasyonuyla 5 ayrı şehirde 5 ayrı güzel otellerde yerimiz ayrılmış. Üsküp’teki otelimizde iyice dinlendikten ve sıkı bir kahvaltıdan sonra Üsküp Kalesine çıkıyoruz. Enfes bir Osmanlı şehri Üsküp’e kaleden göz atıp, Kosova’ya Sultan Murat’a yollanıyoruz.
“SULTAN MURAT TÜRBESİ’NDE EKİP DAĞILIYOR”
Dağlık engebeli zor yolların ardından Kosova ovasında yol alıyoruz. Bizi SAÜ’de yüksek lisans yapan Prizrenli Ergin Jable’yle Mamuşalı iki Türk genci karşılıyor, yol boyunca bize refakat ediyor.
Nefis ve göz alabildiğince geniş, verimli ama neredeyse hiç ekilmemiş bir ovada, Kosova ovasında ilerliyoruz.
Kosova’nın başkenti Priştina’dan geçiyoruz. Daha çok yeni zamanların şehri görünümü var, yüksek yüksek, biçimsiz apartmanlar filan... 10 km daha batıya gidip türbeye ulaşıyoruz.
“Sultan I. Murat” mâlum, üçüncü Osmanlı padişahı, Kosova Meydan Muharebesi’nde (28 Haziran 1389’da) Kosova Gölovası’nda Prens Lazar’ın komutasındaki Sırp Ordusunu yeniyor, Miloş Obiliç adlı bir Sırp, Osmanlı ordusuna sızıyor ve zehirli hançer ile Sultan Murat’ı şehit ediyor.
İşte türbe orada, şehit edildiği noktada inşa ediliyor; hani şu başbakanımızın üç kez açmaya niyetlenip de – bilemediğimiz nedenlerle – bir türlü açamadığı türbe...
Türbenin avlusunda bizi Türk askerleri karşılıyor; bayan taifesi Mehmetçiklerin boynuna sarılıp “hüngür hüngür” ağlamaya başlıyorlar. Ardından benzer duygusal görüntüler türbe içerisinde gerçekleşiyor.
I. SULTAN MURAT ADAPAZARILIALRIN HEMŞEHRİSİ Mİ?
SAÜ öğretim üyelerinden Yrd. Doç.Dr. Bedizel Aydın, yazar Selim Gündüzalp, Taraklı Belediye Başkanı Tacettin Özkaraman ve Irmak Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Fahri Tuna’yla Kosova Türk Televizyonu söyleşi yapıyor. Fahri Tuna, “I. Sultan Murat bizim hemşerimizdir; Adapazarı ve çevresi babası Sultan Orhan’ın fethidir, ayrıca Sakarya Osmanlı hinterlandından gelen göçlerle oluşmuş bir vilayet... Kosova’dan Adapazarı’na göçmüş çok sayıda hemşerimiz var. “ şeklinde konuşuyor.Sultan Murat Türbesinin bayan türbedarına, yapımı planlanan müze için Adapazarı’ndan getirilen “ebru” teslim ediliyor, türbenin güzel düzenlenmiş bahçesindeki “Boşnak eriği”nden Adapazarı’ndaki dostlara hediye edilmek üzere üç-beşer tane koparılıp Prizren’e doğru yola çıkılıyor.
Prizren, Priştina’nın 80 km kuzeyinde, Şar Dağlarının batısında kurulmuş Türk şehri.
Rehberimiz Prizrenli Ergin Jable’nin nefis anlatımıyla 80 kmlik dağlık yol bize 10 dakika gibi kolay ve güzel geliyor. Balkanların göbeğinde buram buram Türkiye kokan Prizren’deyiz. Prizren 1990 öncesi “neredeyse tümüyle 60 bin kişilik Türk” şehriymiş... O zamandan bu yana statü değişikliği, savaşlar vs.. sayım da yapılmamış... Bugün 120 bin kişilik bir nüfusu olduğu sanılıyor. Türk sayısı da 70 bin civarında. Ortasından büyükçe bir dere geçiyor, bir çay... Üzerinde köprüler vs... Yamaçlarda enfes camiler. Sinan Paşa, Maraş... Prizren’de 33 cami bulunuyormuş.
DOĞRUYOL KÜLTÜR DERNEĞİ 30 AĞUSTOSA HAZIRLANIYOR.
Prof.Dr. Mustafa İsen’in de önerisiyle Doğruyol’dayız. Doğruyol Kültür Sanat Derneği 1951’de kurulmuş. Gerçek bir kültür sanat derneği. Başkanı İrfan Şekerci. Kafilemizi başkan yardımcısı Adnan Jilta’yla yönetim kurulu üyeleri ve 10-16 yaş arası 20 kadar kızlı erkekli bir koro karşılıyor. 80-100 metrekarelik salonda her yan Türk bayrakları, Atatürk posterleri ve Türkiye’ye ait tablolarla süslenmiş.
Götürdüğümüz 100 kadar kitapla, ebru tablosunu hediye ediyoruz.
15 dakikalık bir gösteri-konser başlıyor. Gençler ellerinde Türk bayraklarıyla, nefis bir sunum yapıyorlar.
Kafilemizde erkekli bayanlı herkesin gözü yaşlı.
Grubu eğiten iki bayan öğretmen; Liriye Dişo ve Yüksel Pomak. Liriye hanım bizden özür diliyor:
“- Efendim çok özür dileriz. Eksikliklerimiz için bizi bağışlayın. Mâlum 8 gün sonra 30 Ağustos. Koroyu 30 Ağustos zafer Bayramına hazırlıyoruz da. Biraz daha çalışmamız gerek...”
Şair İbrahim AÇILAN;
“ÖZÜNÜZDEN ÖZÜMÜZE ÖZ KATTINIZ”
Gezilere şair ve yazarlarla katılmanın zevki bambaşka gerçekten...Hele eskilerin “sehl-i mümteni” dedikleri “kolay yazan/söyleyen” şairlerle yolculuk bir başka güzel.
Kafilemize Geyve’den katılan Türkçe Öğretmeni-şair İbrahim Açılan, Prizren’de ziyaret ettiğimiz “Doğruyol Kültür Sanat Derneği”nde “yolda yazdığım şiiri okumak istiyorum” deyince “buyur” ediliyor.
Oldukça duygusal bir şiir okuyan Açılan’ın “Özünüzden özümüze öz kattığınız” mısraı salondaki herkesten büyük alkış alıyor. Akşam namazını Maraş Camiinde eda ettikten sonra yemeğe geçiyoruz. Balkanların “kebap” dedikleri köfteleri çok meşhur; hem lezzetli hem de büyük; bizim 1,5 hatta 2 porsiyonumuza eşit. “Beska Restaurant”ta (Besim’ “kebap”lanıyoruz, arından da kahveler... Beska “Besim’in yeri” anlamında.
Geceyi şehrin 10 km kadar dışında, nefis bir göl karşısındaki otelimizde geçiriyoruz.
Demirci Feta EMİN:
“İSTANBUL BAŞ PRİZREN KUYRUK”
Sabah tekrar Prizren’deyiz; yürüyoruz.Sağda solda 50 sene öncesinin Adapazarı dükkanları; demirciler, bakırcılar, kalaycılar, berberler, oduncular...
Sanki Beypazarı, Odunpazarı yahut Traraklı’dayız.
Tek katlı dükkanının pencere dışına balta, keser, nacak, kazmaları dizilmiş bir dükkan önünden geçiyoruz. Selam veriyoruz. Tabelada “Feta Emin” yazıyor. “Nerden geldiğimizi” soruyor, “Türkiye’den Adapazarı’ndan” diyoruz.
55-60 yaşlarındaki demirci ustası alnındaki terleri silip derin bir nefes aldıktan sonra:
“Dedi, benim, dede, büyük... İstanbul baş, Prizren kuyruk...”
Balkanların stratejisi herhalde en güzel ve en özet bu kadar anlatılabilir herhalde.
MAMUŞA BAĞIMSIZ TÜRK CUMHURİYETİ’NE DOĞRU
Prizren’in büyülü atmosferinden istemeyerek de olsa ayrılıp Mamuşa Köyü’ne doğru yol alıyoruz.
Balkanlara biraz ilgisi olanın mutlaka duyduğu/bildiği ve çokça merak ettiği bir yerdir Mamuşa. Prizren’den 18 km batıya bir ovada yol alıyoruz. Her yan Sırplarla Arnavutların karşılıklı yakıp yıktıkları, kurşunlayıp bombaladıkları köylerle/evlerle dolu. Mamuşa’ya yaklaştıkça yol fevkalade bozluyor; asfalt paramparça... Özellikle yapılmadığını öğreniyoruz.
Mamuşa adını “Mahmut Paşa”, bir başka rivayete göre de “Mahmut Şah”tan alan bir köy. Köy dediysem 5600 nüfuslu, Türkiye’deki bir çok ilçeden büyük... Bizi “Hakan Market”, “Cengiz Otomotiv” gibi Türkçe tabelalar karşılıyor; çok şaşırıyor ve seviniyoruz.
Bizi bütün köy gençlerinin üye olduğu “Alperen Gençlik Derneği”ne davet ediyorlar. Yine sıcak bir karşılama, kucaklaşma, “tavşan kanı” çaylar eşliğinde sohbet...
Ramazan, Kazım, Yalçın derneğin yöneticileri...
Onlar anlattıkça Mamuşa’nın bir köy değil, Kosova’nın ortasında “bağımsız bir Türk Cumhuriyeti” olduğunu fark ediyoruz.
Kütüphaneye getirdiğimiz 100 kadar kitabı ve “ebru”yu teslim ediyoruz.
İkramlar, dostluklar, dev Türk bayrağı altında fotoğraflar...
Biraz bize kırgınlar; “niçin onlarda yemek yemedik” diye... “İnşallah bir dahaki sefere yemeğin kazasını yaparız” deyip, Makedonya’ya Kalkandelen’e doğru yola çıkıyoruz.
BALKAN GEZİSİ’NDEN ANEKDOTLAR-1
Yusuf MISIRLIOĞLU;
“- BU BULGARLAR ÇOK CAHİL”
Bilenler iyi bilir; Yusuf Mısırlıoğlu “yaşayan Temel”dir ve “Temel Bir Gün...” adlı bir şiir kitabının da sahibidir.
Filibe’den Sofya’ya doğru çoğu ekilmemiş yemyeşil ovada ilerlerken, Yusuf ağbi, Fahri Tuna’nın kulağına yaklaştı, yavaşca,
“- Fahri bey, bu Bulgarlar gerçekten çok cahil...”
“- Nereden anladın?”
“- Baksana N harfini bile ters yazmışlar...”
Mâlum; Kiril alfabesinde “i” harfi ters “N” şeklinde yazılıyor..
DR. Ayhan AYDIN;
“CENNETLİK ŞÖFOR HİKAYESİNİ ANLATMANIN TAM ZAMANI”
Üsküp’ten Kosova’ya doğru yola çıktık, Priştina’ya doğru sarp dağları aşmaya çalışıyoruz. Yollar hem virajlı, hem de asfaltlar yer yer bozuk. Bir de buna otobüs şoförümüzün acemiliği eklenince bir sağa bir sola savruluyor, ara sıra da hopluyoruz. Kafileden Dr. Ayhan Aydın, kafile başkanına dönerek, “- Fahri bey, ne olur şu cennetlik şoför hikayesini bize bir anlatıver...”
Doktor beyin ısrarları karşısında Fahri bey fıkrayı anlatmak zorunda kalıyor:
“Fıkra bu ya, bir şoförle bir papaz ölmüşler. Hesap kitap mizanları çıkarılmış. Papaz kıl payı cehenneme, bire sonraki şoför cennete gidecek kararı çıkmış. Papaz görevli meleklere itiraz etmiş:
“- Büyük bir yanlışlık yapıyorsunuz... Benim ömrüm ibadet ve cemaate vaaz u nasihatle geçti. Şu sarhoş ve sahtekar şoförün ise alavere dalavereyle. Onu değil benim cennete gitmem lazım...”
Melekler cevap vermişler:
“- Sen ne zaman vaaza başlasan cemaat uyumaya başlıyordu. Halbuki cennetlik şoför ne zaman direksiyona geçse, yolcular hep bir ağızdan Allah’a dua etmeye başlıyorlardı.”Şoför İbrahim espriyi anladı ama ilave etti:
“- Valla benim gönlüm tek başıma cennete gitmeye el vermiyor... Yolcuları da götürmek istiyorum...”
Yusuf MISIRLIOĞLU;
“FAHRİ TUNA BİZİ KANDIRDI, 10 EURO FARK İSTERİM”
O sabah eşi Zerrin hanımla havuzlar arasından kahvaltıya inen “yaşayan Temel” Yusuf Mısırlıoğlu, “ha bu göl gece geldiğimizde yoktu, ha bu gece bu gölü buraya kim ettu?”
Herkes kahkahayı patlattı..Sonra çevresine döndü:
“- Arkadaşlar Fahri Tuna bizi kandırdı farkında mısınız? Üç yıldızlı otel diye bizi dört yıldızlı otele getirip bir güzel aldattı. Ben kendisinden 10 Euro fark istiyorum...”
30 kişilik kafilede kişi başına 10 Eurodan 300 Euro tazminat ödemesi gündeme gelen Fahri Tuna, kendince kurnazlık yaparak;
“- Aman Yusuf ağbi, su 50 Euroyu al, aman sesini çıkarma. Yoksa bana bu iş 300 Euroya patlayacak...”
Yusuf Mısırlıoğlu yaptığı blöfden memnun, aldığı parayı saymak üzere köşeye çekilir. Yanına şahit olarak ise kafilenin iki belediye başkanı Tacettin Özkaraman’la Ertuğrul Özcan’ı alır. Birkaç dakika içinde itiraz sesleri yükselir.
“- Fahri bey, senin rüşvet 50 değil, 42 Euro.çıktı.. 8 Euro daha isterim...”
Fahri Tuna ise “itiraza itiraz” eder:
“- Valla ben rüşveti tam verdim. İstersen şahitlerine sor’”
Mısırlıoğlu onlara döner: “Eksik değil mi arkadaşlar...”
Tacettin Özkaraman “akılcı” bir konuşma yapar:
“- Fahri bey 50’şer Euro da bize verirse, Yusuf beyin saydığı paranın 50 Euro olduğuna şahitlik ederiz...”
Mısırlıoğlu daha çok köpürür:
“Yahu saten siz siyasetçisiniz.... Sizin şahitliğiniz zaten kabul edilemez.. Kabahat bende, sizi niye şahit tutuyorum ki...”
Muzaffer İŞÇİOĞLU’NUN İKİ MÜJDESİ
“OTOBÜSÜMÜZ GELDİ, ÜSTELİK ŞOFÖRÜ DE YOK”
İkinci gecenin sabahında, enfes ortamda kahvaltılar yapılmıştır. Gözler otobüsü ve şoförü aramaktadır.
Az sonra ADASU Genel Müdür Yardımcısı Muzaffer İşçioğlu herkese “müjde”yi verir:
“Arkadaşlar sizlere 2 müjdem var:
1. Otobüsümüz geldi,
2. İçinde şoförü yok...”
Mâlum akşam otobüs şehirde kalmış, gelememiştir, ikincisi ise şoförün arabayı biraz sert ve hareketli kullanışı herkeste müthiş bir tedirginlik yaratmıştır.
Bedizel AYDIN;
“BİZ OKUL, HASTANE, ÜNİVERSİTE ARIYORUZ”
Gezinin renkli ailelerinden birisi de Bilge Hastanesi hekimlerinden Ayhan Aydın, eşi SAÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümü öğretim üyesi Yrd.Doç.Dr. Bedizel Aydın ve kız kardeşi anaokulu öğretmeni Zuhal Aydın’dı.
“Gurme”lik özellikleri ön plandaki Ayhan beyin eşi ise gezi boyunca olumlu ve neşeli tavırları, kafileyi çok mutlu etti.
Akşam saatlerinde gelinen Kosova’nın Türk ağırlıklı şehri Prizren gezilmiş, akşam yemeği yenmiş, otelde dinlenilmiştir. Sabah kahvaltısı yeşiller, havuzlar arasında yapılmaktadır.
Bedizel hanım seslenir:
“- Fahri bey, biz Prizren’e yerleşmeye karar verdik... Şimdi burada bir hastane, bir üniversite, bir okul aramaya başladık, haberiniz olsun...”
Fahri TUNA;
“ GEZİYİ SİYASETE ALET ETMEYELİM“
Prizren’de ikinci günümüz. Yürüyerek dolaşıyoruz Prizren sokaklarında. Sanki anadolu’dayız. Müslüman Türk beldesi ya, sanki Beypazarı, Odunpazarı, Göynük, Taraklı’da gibiyiz. Sağa sola selam vererek ilerliyoruz.
Kaleye çıkıyoruz. İniyoruz. Geliyoruz gidiyoruz; bakıyoruz hep karşımızda Doğruyol Derneği tabelası.
O arada derneğin öğretmenlerinden Yüksel Pomak hanımla karşılaşıyoruz:
“- Prizren’de bütün yollar Doğruyol’a çıkıyor galiba Yüksel hanım?”
“- Evet öyledir...”
Adapazarı Büyükşehir Belediyesi Meclis Üyesi Mali Müşavir İmdat Akgünler dayanamıyor:
“- Ben Doğruyol Partisi’nden ayrılalı 10 yıl oldu, sanki ceza gibi burada karşıma hep Doğruyol çıkıyor arkadaş...”
“Nükte küpü” Taraklı Belediye Başkanı Tacettin Özkaraman:
“- Hepinizi AK Partiye davet ediyorum arkadaşlar, kurtuluş oradadır...”
Kafile başkanı Fahri Tuna müdahale ediyor:
“- Geziyi siyasete alet etmeyelim!...”
Cuma, 08 Eylül 2006 - Okunma sayısı: 1754 |