|
Adapazarı Yazıları / Fahri TUNA
3. BALKAN GEZİSİ’NDEN ANEKDOTLAR
20-27 Ağustos 2006
“YOL KENARINDAKİ CEVİZLERİ YEMEK CAİZ MİDİR?”
Sofya’ya
doğru ilerlerken enfes bir ovadan geçiyoruz. Her yan göz alabildiğince
ova ve maalesef çoğu da ekili değil... Çoğumuz “Osmanlı bu ovaları
nasıl bıraktı” hayıflanması içerisindeyiz.Yol kenarlarında daha çok
40-50 yaşlarındaki ceviz ağaçları var. Şair İbrahim Açılan tartışmayı
başlatıyor: “Bu cevizlerden yemek caiz midir değil midir?”
Arabada her kafadan bir ses çıkıyor: Kimi “ne demek efendim,
burası ecdat diyarıdır, elbette caizdir”, kimisi de “iyi ama bu ağaçlar
en fazla elli yıllık, ecdadımız 1912’de buralardan çekildi, bizimkiler
dikmiş olamaz cevizleri, haramdır” diyor. Derken İmam-ı Azam Ebu
Hanife’nin “yola bakan ağaçlardan 1/3 oranında yenmesi caizdir” fetvası
hatırlatılıyor... sonunda Fahri Tuna, “ecdadımıza layık evlatlar
olmalıyız” deyip 2 adet ceviz koparıyor ve “özür dileriz, ağacın dalına
asamadık” deyip ağacın dibine 2 Euro (3.7 lira) bırakıyor, tartışma da
sona eriyor.
Öğlende Sofya’da, akşam yorgun argın Üsküp’teyiz. Otelde iyice
dinlendikten ve sıkı bir kahvaltıdan sonra Üsküp Kalesine çıkıyoruz.
Enfes bir Osmanlı şehri Üsküp’e kaleden göz atıp, Kosova’ya Sultan
Murat’a yollanıyoruz.
Şair İbrahim AÇILAN; “ÖZÜNÜZDEN ÖZÜMÜZE ÖZ KATTINIZ”
Gezilere
şair ve yazarlarla katılmanın zevki bambaşka gerçekten...Hele eskilerin
“sehl-i mümteni” dedikleri “kolay yazan/söyleyen” şairlerle yolculuk
ekstra güzel.Kafilemize Geyve’den katılan Türkçe Öğretmeni-şair İbrahim
Açılan, Prizren’de ziyaret ettiğimiz 1951 yılından bu yana hizmet veren
“Doğruyol Kültür Sanat Derneği”nde “yolda yazdığım şiiri okumak
istiyorum” deyince “buyur” denildi.
Oldukça duygusal bir şiir okuyan Açılan’ın “Özünüzden özümüze öz kattığınız” mısraı salondaki herkesten büyük alkış aldı.
Demirci Feta EMİN: “ İSTANBUL BAŞ PRİZREN KUYRUK”
Prizren’de
yürüyoruz.Sağda solda 50 sene öncesinin Adapazarı dükkanları;
demirciler, bakırcılar, kalaycılar, berberler, oduncular...Tek katlı
dükkanının pencere dışına balta, keser, nacak, kazmaları dizilmiş bir
dükkan önünden geçiyoruz. Selam veriyoruz. Tabelada “Feta Emin”
yazıyor. “Nerden geldiğimizi” soruyor, “Türkiye’den Adapazarı’ndan”
diyoruz.
55-60 yaşlarındaki demirci ustası alnındaki terleri silip derin bir nefes aldıktan sonra:
“Dedi, benim, dede, büyük... İstanbul baş, Prizren kuyruk...”
Balkanların stratejisi herhalde en güzel ve en özet bu kadar anlatılabilir herhalde.
Yusuf MISIRLIOĞLU; “- BU BULGARLAR ÇOK CAHİL”
Pazartesi
sabahı gün ağardığında Filibe’deyiz; o Filibe ki, Osmanlı’nın
Balkanlardaki en önemli bilim ve aydınlanma merkezlerinden biriydi
asırlarca. Şair Sabri Alagöz’ün rehberliğinde Filibe’nin trarihi bölümü
“Osmanlı Mahallesini” geziyoruz. Her taraf buram buram Türk mimarisi
kokuyor; ahşap, cumbalı evler, dar taş zeminli sokaklar... Bulgarlar
sadece evlerin dış boyalarını değiştirmeyi başarabilmişler.Oradan
şehrin merkezindeki “Cumayata” camiine iniyoruz; camiin adı “cumanın
atası” anlamında, bir de İmaret Camii ibadete açıkmış. Filibe 800 bin
nüfuslu 2.büyük bir Bulgar şehri. 20 bin kadar da Türk yaşıyor. İki
saatlik bir moladan sonra Sofya’ya doğru yola koyuluyoruz. Her yanda
Kiril alfabesiyle yazılmış tabelalar, reklamlar vs...Bilenler iyi
bilir; Yusuf Mısırlıoğlu “yaşayan Temel”dir ve “Temel Bir Gün...” adlı
bir şiir kitabının da sahibidir.
Filibe’den Sofya’ya doğru çoğu ekilmemiş yemyeşil ovada ilerlerken, Yusuf ağbi, Fahri Tuna’nın kulağına yaklaştı, yavaşca,
“- Fahri bey, bu Bulgarlar gerçekten çok cahil...”
“- Nereden anladın?”
“- Baksana N harfini bile ters yazmışlar...”
Mâlum; Kiril alfabesinde “i” harfi ters “N” şeklinde yazılıyor..
Selim GÜNDÜZALP; “TEMELİ NEZAKETE DAVET ETMİŞLER”
Geziyi zenginleştiren unsuralrın başında Selim Gündüzalp geliyordu.
Kısa ve özlü değerlendirmeleriyle zaman zaman görünen Gündüzalp, enfes bir Temel fıkrasını nakletti.
“Temeli nezakete davet etmişler,
“Prensip olarak pilmediğim yerlere gitmeyrum” diye cevap vermiş...”
DR. Ayhan AYDIN; “CENNETLİK ŞÖFOR HİKAYESİNİ ANLATMANIN TAM ZAMANI”
Üsküp’ten Kosova’ya doğru yola çıktık, Priştina’ya doğru sarp dağları
aşmaya çalışıyoruz. Yollar hem virajlı, hem de asfaltlar yer yer bozuk.
Bir de buna otobüs şoförümüzün acemiliği eklenince bir sağa bir sola
savruluyor, ara sıra da hopluyoruz. Kafileden Dr. Ayhan Aydın, kafile
başkanına dönerek,
“- Fahri bey, ne olur şu cennetlik şoför hikayesini bize bir anlatıver...”
Doktor beyin ısrarları karşısında Fahri bey fıkrayı anlatmak zorunda kaldı:
“Fıkra bu ya, bir şoförle bir papaz ölmüşler. Hesap kitap mizanları
çıkarılmış. Papaz kıl payı cehenneme, bire sonraki şoför cennete
gidecek kararı çıkmış. Papaz görevli meleklere itiraz etmiş:
“- Büyük bir yanlışlık yapıyorsunuz... Benim ömrüm ibadet ve cemaate
vaaz u nasihatle geçti. Şu sarhoş ve sahtekar şoförün ise alavere
dalavereyle. Onu değil benim cennete gitmem lazım...”
Melekler cevap vermişler:
“- Sen ne zaman vaaza başlasan cemaat uyumaya başlıyordu. Halbuki
cennetlik şoför ne zaman direksiyona geçse, yolcular hep bir ağızdan
Allah’a dua etmeye başlıyorlardı.”Şoför İbrahim espriyi anladı ama
ilave etti:
“- Valla benim gönlüm tek başıma cennete gitmeye el vermiyor... Yolcuları da götürmek istiyorum...”
Ergin JABLE; “PRİZREN’DE TEMEL YOKTUR”
Kosova’dayız. Arnavut ağırlıklı Priştina’dan Türk şehri Prizren’e
gidiyoruz. Rehberimiz, SAÜ’de “Uluslar arası İlişkiler” masteri yapan
Prizrenli Ergin Jable doyurucu bilgiler veriyor.
Uzaktan şehir göründüğünde Jable bir ara bir telefon görüşmesi yaptı: “Çelarız, on dakikaya orayayız”
Kafilenin Temeli Yusuf Mısırlıoğlu kulakları dikti,
“- Ergin bey, ha bu Türkçe bizim Karadeniz Türkçe’si?”
“- Evet”
“- Bütün konuşmalar benziyor mu?”
“- Evet, çok benziyor... Balkanlarda bir tek bizde çeldım, çittim
şeklinde konuşulur; bizim Prizren’in Türkçe’si Doğu Karadeniz’e çok
benzer gerçekten...”
Yusuf ağbi merak ve sevinçle sordu:
“- Prizren’de çok Temel var mı?”
Jable cevapladı:
“- Prizren’in Temel’i yoktur”
Arabada kahkaha fırtınası kopar... Ve Jable ekler:
“- Burada herkes Temel’dir...”
Ertuğrul ÖZCAN; “GEZİ GİT GİDE GÜZELLEŞMEYE BAŞLADI”
Bir haftalık üstelik de “otobüs ulaşımlı” gezilerde en zor gün ilk
gün/gecedir. Neden mi? Hava değişikliği ve yol yorgunluğuna bir de
uykusuzluk eklenmiştir. Buna bir de “yüksek beklentiyi” eklerseniz,
varın “hayal kırıklığını” siz hesap edin.
Yaklaşık 25 saatlik otobüs yolculuğundan sonra Adapazarı’ndan
Makedonya’nın başkenti Üsküp’e varılmış, o gece Üsküp’te konaklandıktan
sonra güç bela Kosova’nın başkenti Priştina yakınlarındaki Sultan Murat
(Hüdavendigar) Türbesi ziyaret edilmiştir. Kosova sınırı geçildikten
sonra polisin üç saat ruhsatı alıkoyması ve “şoförü mahkemeye vermeye
kalkması” sinirleri alt üst etmiştir. Ardından iki saatlik bir
yolculuktan sonra adeta Amasya’nın kopyası olan Prizren’de akşam
yemeği yenilmiş ve kısa bir şehir turu yapılmıştır. Ardından otobüsün
hatalı park etmesi yüzünden yarım saatlik bir uğraşma sonucu yine yola
çıkılamamış, şehrin 10 kilometre mesafedeki Üniversal Otel’e gece
yarısını geçe güç bela ulaşılabilmiştir.
Sabah uyanıldığındaysa enfes manzara herkesi şaşırtır:
Güzel bir vadide kurulan otelin pencereleri harika bir göle bakmaktadır, ardından yükselen yemyeşil dağ yamaçları da cabası.
Kafilede bulunan Söğütlü Belediye Başkanı Ertuğrul Özcan, nefis manzaralı kahvaltıda etrafındakilere döner:
“- Arkadaşlar farkında mısınız, gezi güzelleşmeye başladı...”
Yusuf MISIRLIOĞLU; “FAHRİ TUNA BİZİ KANDIRDI, 10 EURO FARK İSTERİM”
O sabah eşi Zerrin hanımla havuzlar arasından kahvaltıya inen “yaşayan
Temel” Yusuf Mısırlıoğlu, “ha bu göl gece geldiğimizde yoktu, ha bu
gece bu gölü buraya kim ettu?”
Herkes kahkahayı patlattı..Sonra çevresine döndü:
“- Arkadaşlar Fahri Tuna bizi kandırdı farkında mısınız? Üç yıldızlı
otel diye bizi dört yıldızlı otele getirip bir güzel aldattı. Ben
kendisinden 10 Euro fark istiyorum...”
30 kişilik kafilede kişi başına 10 Eurodan 300 Euro tazminat ödemesi gündeme gelen Fahri Tuna, kendince kurnazlık yaparak;
“- Aman Yusuf ağbi, su 50 Euroyu al, aman sesini çıkarma. Yoksa bana bu iş 300 Euroya patlayacak...”
Yusuf Mısırlıoğlu yaptığı blöfden memnun, aldığı parayı saymak üzere
köşeye çekilir. Yanına şahit olarak ise kafilenin iki belediye başkanı
Tacettin Özkaraman’la Ertuğrul Özcan’ı alır. Birkaç dakika içinde
itiraz sesleri yükselir.
“- Fahri bey, senin rüşvet 50 değil, 42 Euro.çıktı.. 8 Euro daha isterim...”
Fahri Tuna ise “itiraza itiraz” eder:
“- Valla ben rüşveti tam verdim. İstersen şahitlerine sor’”
Mısırlıoğlu onlara döner: “Eksik değil mi arkadaşlar...”
Tacettin Özkaraman “akılcı” bir konuşma yapar:
“- Fahri bey 50’şer Euro da bize verirse, Yusuf beyin saydığı paranın 50 Euro olduğuna şahitlik ederiz...”
Mısırlıoğlu daha çok köpürür:
“Yahu siz siyasetçisiniz.... Sizin şahitliğiniz zaten kabul edilemez.. Kabahat bende, sizi niye şahit tutuyorum ki...”
Muzaffer İŞÇİOĞLU’NUN İKİ MÜJDESİ “OTOBÜSÜMÜZ GELDİ, ÜSTELİK ŞOFÖRÜ DE YOK”
İkinci gecenin sabahında, enfes ortamda kahvaltılar yapılmıştır. Gözler otobüsü ve şoförü aramaktadır.
Az sonra ADASU Genel Müdür Yardımcısı Muzaffer İşçioğlu herkese “müjde”yi verir:
“Arkadaşlar sizlere 2 müjdem var:
1. Otobüsümüz geldi,
2. İçinde şoförü yok...”
Mâlum akşam otobüs şehirde kalmış, gelememiştir, ikincisi ise şoförün
arabayı biraz sert ve hareketli kullanışı herkeste müthiş bir
tedirginlik yaratmıştır.
Bedizel AYDIN; “BİZ OKUL, HASTANE, ÜNİVERSİTE ARIYORUZ”
Gezinin renkli ailelerinden birisi de Bilge Hastanesi hekimlerinden
Ayhan Aydın, eşi SAÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümü öğretim
üyesi Yrd.Doç.Dr. Bedizel Aydın ve kız kardeşi anaokulu öğretmeni Zuhal
Aydın’dır.
“Gurme”lik özellikleri ön plandaki Ayhan beyin eşi ise gezi boyunca olumlu ve neşeli tavırları, kafileyi çok mutlu etti.
Akşam saatlerinde gelinen Kosova’nın Türk ağırlıklı şehri Prizren
gezilmiş, akşam yemeği yenmiş, otelde dinlenilmiştir. Sabah kahvaltısı
yeşiller, havuzlar arasında yapılmaktadır.
Bedizel hanım seslenir:
“- Fahri bey, biz Prizren’e yerleşmeye karar verdik... Şimdi burada bir
hastane, bir üniversite, bir okul aramaya başladık, haberiniz olsun...”
Fahri TUNA; “GEZİYİ SİYASETE ALET ETMEYELİM“
Prizren’de ikinci günümüz. Yürüyerek dolaşıyoruz Prizren sokaklarında.
Sanki anadolu’dayız. Müslüman Türk beldesi ya, sanki Beypazarı,
Odunpazarı, Göynük, Taraklı’da gibiyiz. Sağa sola selam vererek
ilerliyoruz.
Kaleye çıkıyoruz. İniyoruz. Geliyoruz gidiyoruz; bakıyoruz hep karşımızda Doğruyol Derneği tabelası.
O arada derneğin öğretmenlerinden Yüksel Pomak hanımla karşılaşıyoruz:
“- Prizren’de bütün yollar Doğruyol’a çıkıyor galiba Yüksel hanım?”
“- Evet öyledir...”
Adapazarı Büyükşehir Belediyesi Meclis Üyesi Mali Müşavir İmdat Akgünler dayanamıyor:
“- Ben Doğruyol Partisi’nden ayrılalı 10 yıl oldu, sanki ceza gibi burada karşıma hep Doğruyol çıkıyor arkadaş...”
“Nükte küpü” Taraklı Belediye Başkanı Tacettin Özkaraman:
“- Hepinizi AK Partiye davet ediyorum arkadaşlar, kurtuluş oradadır...”
Kafile başkanı Fahri Tuna müdahale ediyor:
“- Geziyi siyasete alet etmeyelim!...”
BANİSA’DAKİ ANA PROBLEM: “NE OLACAK BU BİZİM TRABZONSPOR’UN HALİ?”
Banisa’nın
muhtarı Nasır Hasip adlı 50 yaşlarında bir Türk. Koyu bir Trabzonspor
taraftarı. Grubumuzun Temel’i Yusuf Mısırlıoğlu ile tanıştırıyorum.
Nasıl bir kucaklaşma, görmek lazım... İki dakika kadar sonra sohbete
kulak verdiğimde Muhtar Nasır’ın ağzından şu sözlerin döküldüğünü
duyuyorum:“Yusuf bey, ne olacak bu bizim Trabzonspor’un hali?”O gün için sadece bir puanı olan Trabzonspor’a nazire yaparak;
“- Kolayı var, puan cetvelini ters çevirin lidersiniz” diyor Fahri Tuna. Yusuf bey cevaplıyor:
“Vallahi onu da denedim ama, gene ikinci oluyoruz...”
Daha önceki gelişlerimizden iyi biliyoruz: Makedonya’daki Türk ve
Müslüman Arnavutların % 75-80’i Galatasaray taraftarı. Nedeniyse basit.
Cimbom’un UEFA ve Süper Kupa şampiyonu olması. Kalan yüzde 20’nin büyük
bölümü BJKlı, tek tük de Fenerli var. Ama Trabzonsporlu olanı ilk
duyuyor ve soruyoruz:”Neden?”
Muhtar Nasir Hasip açıklıyor: “Çok basit: Biz burada Anadolu özlemiyle
yaşıyoruz, Trabzonspor da Anadolu’nun sesi. Gerçi son yıllarda bizim
takımda da yabancı transferler çoğaldı, başarı gelmiyor zaten..”
Gostivarlı Gülcan HASİP; “- YUMUŞAK G MASRAFLIDIR, KULLANMAYIZ”
Bilenler bilir; Balkanlarda kırık bir Türkçe, üstelik de geniş zaman
kipi kullanılır; örneğin “geliyoruz” demezler de “geliriz”, “yapıyoruz”
demezler “yaparız” derler.
Gülcan Hasip, Banisa Muhtarı Nasir’in lise üçe geçen neşeli ve şakacı kızı.
Otobüste kafile başkanıyla yaptığı söyleşide “biz Gostivar’da yumuşak
g’yi kullanmayız; çünkü çok masraflıdır. Yumuşak g iki kontörümüzü yer.
Biz çok tasarrufluyuzdur; “yağmur yağdı” demez “yagmur yagdı” deriz.”
Gülcan Hasip “Türkiye’de üniversite okuma” konusunda özellikle “hukuk
okumak” konusunda çok kararlı; “mutlaka avukat olup Makedonya’daki
ezilen Türklerin haklarının savunucusu olacağım” diyor.
Otobüsteki herkes hep bir ağızdan “inşallah, yanındayız” derken, kafile
başkanı Fahri Tuna ekliyor: “Türkiye’de okuduktan sonra Makedonya’dan
evlenmeyi ve Makedonya’ya yerleşmeyi unutma e mi?”
Fahri TUNA; “SİZİN GİBİ SİYASETÇİLERE ANCAK BENİM GİBİ İMAM OLUR”
Banisa köyünde akşam namazı kılınacaktır. Yemeği ikram eden Hasip
Nureddin’in evine çıkılır, abdestler alınır.. Cemaat üç kişiliktir;
Taraklı Belediye Başkanı Tacettin Özkaraman, Adapazarı Büyükşehir ve
Merkez Belediye Meclis Üyesi İmdat Akgünler ve Adapazarı Büyükşehir
Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanı Fahri Tuna.
Sorun “kimin imam olacağı”dır. Önce “hacı” ve “sakallı” olması
nedeniyle Akgünler’e imamlık teklif edilir, kabul etmez. Tacettin
Özkaraman’a teklif edilir, o “benden imam değil cemaat bile olmaz” diye
kabul etmez. Sırada Fahri Tuna vardır; “Eee Allah’ın tokadı yok, sizin
gibi siyasetçilere ancak benim gibi bir imam olur” diyerek namazı
kıldırır.
Muzaffer İŞÇİOĞLU; “BENİM HANIMDA SES YOK GÖRÜNTÜ VAR”
Gostivar’dan Debre’ye doğru inilmektedir. Mavrova Göletinin enfes
güzelliklerini seyrede seyrede yol alınırken, kafile başkanı Fahri Tuna
mikrofonu alır ve “Karahisar Kalesi yıkılır gelir” adlı Afyon Türküsünü
söyler. Ardından mikrofonu Şair İbrahim Açılan’a uzatır, o bir şiir
okur, rehber Abdülmecit Nureddin “Odam kireç tutmuyor”u söyler, Şair
Yusuf Mısırlıoğlu nam-ı diğer Aşık Çepni bir şiirini okur. Sırada türkü
vardır. Nurşen Gürarda “Aysel hanımın sesi çok güzeldir ona söyletin”
der. Emekli öğretmen Aysel İşçioğlu’na alkışlar arasında mikrofon
verilir ama o ısrarla “ben de ses yok” diye tutturunca, cevabını eşi
Adasu Genel Müdür Yardımcısı Muzaffer İşçioğlu’ndan alır:
“Bizim hanımda ses yok görüntü var!”.
FASULYE SIRIĞI MI FASULYE KIRIĞI MI?
Gezi boyunca şair İbrahim Açılan “kılıbık” bir görüntü çizmektedir.
Hangi şehirden geçilse tutturmaktadır:
“Ne olur bana fasulye bulun... Fasulyesiz Geyve’ye dönersem yandım. Vallahi hanım kafamda fasulye sırığını kırar”
Bir iki üç... İbrahim bey de hep benzer yakınma ve istekler.
Atatürk’ün babasının köyü Kocacık’a çıkılırken Jupa’da mola verilir: O yine tutturur:
“Ne olursunuz bana fasulye bakın... Yoksa fasulye sırığından her tarafım kırık vaziyette, beni hastanede ziyaret edersiniz...”
Fahri Tuna ekler:
“- İbrahim bey, bu gidişle sen, fasulye sırığından sonra galiba Türkçe’ye yeni bir deyim kazandıracaksın..”
“Hangi deyimi?”
“Fasulye kırığı”
Öğretmen Sabahattin YUSUF; “- 200 SENE DAHA DİRENECEĞİZ”
Pirlepe Kanatlar köyünde bizim gelişimizle müthiş olumlu bir atmosfer
oluşmuş durumda. Sanki 40 yıldır birbirini görmeyen yakın akrabalar
yeni görüşmüşçesine hasret gideriliyor, sarılıp koklanıyor; öylesine
sıcak candan bir muhabbet. “Türk oldukları” için 200 yıldır horlanan
köy ahalisi durumdan çok memnun; bizi akşama misafir etmek istiyorlar.
Program gereği gitmemiz gerektiğine zor ikna ediyoruz.
Veda sırasında Kanatlar köyünün 25 yıllık öğretmeni Sabahattin Yusuf bizleri şu sözlerle uğurluyor:
“200 yıldır buralarda direniyoruz. Bizlere öyle moral verdiniz ki, artık 200 yıl daha direnebiliriz inşallah..”
Yusuf MISIRLIOĞLU; “İLAN VERECEĞİM, KARIMI KAYBETTİM HÜKÜMSÜZDÜR!”
Ohri’nin enfes görünü karşısında herkes gibi “grubun Temel’i” Yusuf
Mısırlıoğlu da fotoğrafa dalınca, eşi Zerrin ablayı kaybetmiş. Telaşla
kafile başkanı fahri tuna’ya koşan Yusuf ağbi, “Fahri bey, Ohri’de
Türkçe yayınlanan gazete bulabilir miyiz acaba?” diye sordu. “Ne
yapacaksın Türkçe gazeteyi” sorusuna da,
“Şöyle bir ilân vereceğim: “Karımı kaybettim. Yenisini alacağımdan eski karımın hükmü yoktur” diye..”
Tacettin ÖZKARAMAN OHRİLİ SEÇMENLERLE TARAKLILI SEÇMENLERİ BİRBİRİNE KARIŞTIRINCA...
Ohri’de grup biraz dağılır gibi oldu. Taraklı’ya, Beypazarı’na,
Odunpazarı’na neredeyse tıpkı benzeyen sokaklardan ilerleyip kent
müzesine geldiğimizde grubumuzdaki Taraklı Belediye Başkanı Tacettin
Özkaraman’ı göremez olduk. Sağa sola arkaya öne baktık yok. Fahri Tuna,
“Tacettin başkan Ohrilileri kendi seçmenleriyle karıştırıp propaganda
yapıyor olmasın” deyince grubumuzdaki herkes kahkahayı bastı.
Az sonra Tacettin bey, elinde fotoğraf makinesi etrafında 5-6 Ohrili ile sohbet ederken çıkagelmesin mi?
“Nerede kaldın başkan?” sorusuna “Özür dilerim arkadaşlar, valla
Ohri’de kendimi Taraklı’da zannettim. Hemşehrilerimle azıcık sohbete
dalınca da geç kaldım, kusura bakmayın” cevap verince, grubumuzdan
bazıları “başkan, oylarını sana verecekler miymiş ilk seçimde” diye
takılmadan edemediler.
OTOBÜSÜMÜZÜN ŞOFÖRÜ KAYBOLDUĞUNDA...
Artık gezinin sonları; Bulgaristan ovasında gece boyunca yol almışız;
Edirne Kapıkule Gümrüğü’ne 15 kilometre kala mola verdik. Sabaha kadar
araba kullanan şoförümüz İbrahim’e de “bir saat kadar uyu da öyle devam
edelim” dedik. Yolcularımızdan kimi Kosova Lokantası’nda çorba içmeyi
kimiyse uyumayı tercih ettiler. Bir saat sonra yola çıkacağız ama şoför
yok. “Uyandıralım artık şoförümüzü” dedik. Otobüsün bagajında yatıyor
olmalı ama nerede? Yusuf Mısırlıoğlu iki kapının ortasında iki büyük
bagaj kapısını göstererek “oradadır” diyor. Fahri Tuna itiraz ediyor:
“Orada olması imkansız, biliyorsun orası ağzına kadar çantalarla dolu,
şurada olmalı..”
“Şurada” dediği arka tekerleklerle orta kapının arasındaki 80 cm genişliğindeki bir kapı.
Yusuf ağbi “Fahri bey oraya sığması imkansız, kafasını nereye koyacak?
Arka tekerleğin üzerine mi, sonra ayakları merdivenlere çarpar...
sığamaz oraya” diye tutturuyor.
On dakikalık tartışmadan sonra şoförün 80 cmlik bagaja uzunlamasına yattığı görülüp uyandırılıyor.
İTÜ mezunu “Makine Yüksek Mühendisi” olan Yusuf Mısırlıoğlu şimdi
tanıdıklarına “O şoför oraya nasıl sığdı hala anlayabilmiş değilim.
Acaba şoförün kafası mı yoktu. Benim üç oğlumun ikisi ODTÜ mezunu.
Onlara otobüsle şoförün ölçülerini verdim. Otocad programıyla çözüp
bana sonucu verecekler... Ben de üç bilinmeyenli denklemleri çıkardım,
çözmeye çalışıyorum” diyormuş...
Salı, 12 Eylül 2006 - Okunma sayısı: 2002 |