|
Adapazarı Yazıları / Fahri TUNA
Sakarya Üniversitesi’nde Çeyrek
Asırdır İki Şair Yaşıyor
Osman
SARI ve Yılmaz GÜNEY
Yıl 1978. Lisede
Edebiyat Kolu Başkanı olmama rağmen, ne işim varsa, Mühendislik
Fakültesi’ne girmişim. İki şeyle teselli buluyorum: Bir; İşletme gibi
mühendislikler arasında en sosyal bölüm okuyacağım, iki; hocalarımız arasında
Yılmaz Güney gibi şair bir isim de var.
Dersler
başladı. Her başlangıç zordur diyor ya bir Alman Atasözü. Soğuk ve
sevimsiz günler... Fizik dersimize İhsan Doğruer diye bir doçent giriyor.
Peşinde de üç asistanı: Mehmet Kaymak, Recep Akkaya ve Yılmaz Güney... Hazırlık
kurslarından Yılmaz Güney’le tanışıyoruz zaten. Asistanlar özellikle Fizik
laboratuarında bizleri beşerli gruplar halinde eğitmeye çabalıyorlar. Yılmaz
Hoca’yla benim gündemim ise doğal olarak; fizik değil şiir üzerine... Tabii
laboratuar sonrasında. Bizim başımızda kavak yelleri esiyor, derslerde
genellikle arka sıralarda Balzac’tan Eugeni Grandy, Dostyevski’den Beyaz
Geceler, Shakespeare’den Hamlet okuyorum amma, Yılmaz Hoca müthiş disiplinli ve
ciddi. Hala da öyledir ya... Teneffüslerde, ders sonlarında beni 3
arkadaşıyla paylaştığı minik odasına davet ediyor.
”HER ÜÇ
TÜRK’TEN DÖRDÜ ŞAİRDİR”
Türkiye
diğer yandan hızla 12 Eylül’e koşuyor; olayların en cafcaflı zamanı. Her gün
3-5 öğrencinin katledildiği haberleri... Bizim gibilerin memleketi kurtarmaya
pek gücü yetmediği için, tek sığınağımız edebiyat.Rahmetli Faik Baysal’ın sık
sık yinelediği bir sözü vardı: “Her üç Türk’ten dördü şairdir.” O günlerde
ben de üç Türk’ün dördüncüsü olduğuma tam inanmışım... Kesin şairim de nasıl
büyük Türk şairleri arasına girebilirim mücadelesindeyim. Yılmaz Hoca’yı sık
sık esir alışım ondan. Bu arada şiir üzerine konuşmalar arttıkça, Yılmaz
Hoca’nın bir özelliğinden şüphe etmeye de başladım; şiirden anlamıyor mu ne?
Diğer yandan dört yıl aynı masayı paylaştığım Mustafa Emircan da
üniversiteyi Bursa’da okuyor, mektuplaşıyoruz; mektupların en yoğun gündemi
şiir... Bursa’da Sanat Dergisi’nde yazıyormuş Mustafa. Klasik şiir ölmüşmüş;
öyle yazıyor... İmge şiiri başlamış; imgesel zenginlik, şiiri
zenginleştirebilirmiş...
Bendeniz
de şanlı Türk Tarihi ve Şanlı Türk Şiirini savunuyorum; emin olmaya başladım
ki, bu Yılmaz Güney’le Mustafa Emircan pek şiirden anlamıyorlar; neredeyse
klasik şiiri ve benim gibi hecenin en güzel örneklerini yazan – büyük bir –
şairi hiç anlamıyorlar...
“BİR
SAVAŞÇIDIR KALBİM“
Adapazarı’na
kar pek seyrek yağar; o da ancak şubatta... Karlı bir şubat gününde Fizik
asistanımız Yılmaz Güney’in minnacık odasında – kulübe demek daha doğru – yine
yazdığım çok önemli ve değerli şiirleri tartışırken, “Sana bir müjdem var; Osman
Sarı yakında bize geliyor, asistan oluyor” dedi ve mavi beyaz kapaklı,
kıvrım kıvrım desenli bir kitap uzattı bana: Bir Savaşçıdır Kalbim.
Edebiyat
Dergisi Yayınlarının şiir dizisinin 5’incisi olarak yayımlanan kitabı, uzun
ağustos ramazanlarının iftarlarında su içercesine, o akşam adeta bir dikişte
bitiriyorum.
Osman
Sarı adını Mavera dergisinden de biliyoruz zaten. Modern tarzda gazeller yazmış
şairimiz ama, sanki yazmıyor savaşıyor;
Savaşa girdin kalbim bin yara aldı beni
Ne denli acı varsa aradı buldu beni
Seni bir bomba gibi taşımak bu göğüste
Bir Ebubekir kıldı bir Ömer kıldı beni
...
Kurmak bize düştü bu kalbi sökülmüş çağı
Buyruk en ağır yükün altına saldı beni
...
Ve put alanlarından geçtim İbrahim gibi
Bir savaş bildi beni bir eylem bildi beni
“TAŞ TAŞ
DEĞİL BAĞRINDIR TAŞ SENİN”
Yarın
Ali’yle Osman Sarı Şiirini biraz irdelemeliyim diyorum. Ali
bizim sınıfın benimle birlikte en büyük şairi; Ali Uyanık. 80 kişilik sınıfın
01 numaralısı, Konyalı. Severiz de birbirimizi.
Ertesi
gün ilk işim kantinde Ali’yi yakalamak oldu. Zaten pek derse girdiği de yoktu
Ali’nin. Ya İşletme asistanları Abdullah Gül ve Sami Güçlü’yle sohbettedir, ya
kantinde... seyrek olarak da derslerde görüyoruz onu ama, şairliği kesin. Şair
olarak imzası da Ali Kemal Uyanık. Denemeler de yazıyor.
Osman Sarı’dan söz açıyorum ona. Başlıyor okumaya ezberden:
Taş taş değil bağrındır taş senin
Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin
Bir katılıktır dinamit söker mi yürekleri
Başın bir kez bu kalbe çarpmasın ey taş senin
Kazmayı kayalara değil kalplere vur ey
Ferhat niçindir kırdığın bu taş senin
...
Niçin çıktın dağlara evren çöl oldu Leyla
Topuğun öpmek için toz oldu dağ taş senin
Yanında
Bekir’le Rauf var. Onlar da ezberden Taş Gazelini sürdürüyorlar. Anladım
ki, ciddi ve büyük bir şairle karşı karşıyayız. Sabırsızlıkla gelişini
bekliyor, bir yandan da onu ve kuşağını araştırıyorum.
Necip Fazıl ve Büyükdoğu’nun, Sezai Karakoç’u ve Diriliş’i
doğurduğunu gözlüyoruz. Diriliş ise, Nuri Pakdil ve Edebiyat Dergisi’ni.
Pakdil’in çevresindeki 7-8 kişilik yazar ve şair grubu ise, bir süre sonra
Mavera’yı çıkartmaya başlıyorlar; özetlersek: Türk İslamcı Şiirini, Necip Fazıl
- birinci kuşak, Sezai Karakoç - Nuri Pakdil - ikinci kuşak, Mavera Grubunu
üçüncü kuşak saymak mümkündür.
Mavera’ya daha bir dikkatle bakmaya, dikkatle incelemeye başladım.
Osman Sarı’yı bekliyor; merak da ediyorum. Savaşçı birini hayal
ediyorum, 1.80-85 boyunda, 45 –50 yaşında, dalyan gibi birini..
EDEBİYATÇI
ÜÇ SİLAHŞÖR:
OSMAN
SARI, YILMAZ GÜNEY, İSMAİL KILLIOĞLU
Derken Taş Gazeli Şairi Osman Sarı geldi, göreve başladı. Tabii
bendeki hayal kırıklığı büyük; 1.60 boylarında, ufak tefek birisi, henüz otuzlu
yıllarının başlarında, tipik bir Anadolu delikanlısı. Ticaret Hukuku asistanı
olarak dersimize girmeye başladı. Tanıştık; sakin, içe dönük bir kişilik
izlenimini veriyor. Yine Mavera Grubu’ndan Öykücü İsmail Kıllıoğlu ile birlikte
gelip gidiyorlar. Odaları da, bölümleri de aynı. Kıllıoğlu’nun Ateş Yalımı
Üstünde Bir Toplantı kitabı yayımlanalı birkaç yıl olmuş. Kıllıoğlu, uzun
boylu, gözlüklü, biraz soğuk, hafif de gözlüklerinin üzerinden tepeden bakan
bir havası var. Konuşurken uzun, biraz da anlaşılmaz, kitabi konuşuyor; sesi de
çok mu çok mekanik ayrıca. Osman Hoca ise daha mütevazı, daha sakin, kısa öz
cümlelerle konuşuyor, biraz uzunca ceketiyle kahverengi çantası iz bırakmış
hafızamda.
Bir şey daha dikkatimi çekiyor; Osman Sarı, İsmail Kıllıoğlu ve
Yılmaz Güney, o denli samimi olmalarına rağmen, bir biriyle “bey”siz
kesinlikle konuşmuyorlar; İsmail Bey aşağı, Osman Bey yukarı, o
konuyu Yılmaz Bey’e bir soruverin filan...
“MAVERAYA GÖNDERİN ŞİİRLERİNİZİ”
Osman Sarı’nın bir diğer özelliği ise, bizleri yazmaya teşvik
etmesi... Ben de büyük şair havasında şiirlerimi götürüyorum ona. Yılmaz
Güney de Osman Sarı’nın gelişiyle ben ve benim gibilerden bir nebze kurtulmuş
durumda. Osman Bey, kah düzeltiyor getirdiklerimizi, kah daha çok okumamızı
tavsiye ediyor, bir de “Mavera’ya Cahit Bey’e gönderin” şeklinde yol
gösteriyor.
O sıralar Mavera efsanesi yeri göğü inletiyor doğrusu.
Mavera’da; Sebeb Ey’in şairi Erdem Beyazıt’ın, Yedi Güzel Adam’ın şairi
Cahit Zarifoğlu’nun, Hicret’in şairi Akif İnan’ın, Güneş Donanması’nın şairi
Alaeddin Özdenören’in, Bir Savaşçıdır Kalbim’in şairi Osman Sarı’nın
şiirleriyle, Rasim Özdenören ve İsmail Kıllıoğlu’nun öyküleri yayımlanıyor
yoğun olarak. Yine Cahit Bey’in yönettiği bir bölüm var derginin son sayfalarında,
Sizden Gelenler türü bir bölüm... Osman Sarı hocamın
yönlendirmesiyle, ben de, ikisi heceyle, ikisi de serbest türde yazdığım dört
şiirimi gönderiyorum.
Cahit Bey’e şiir göndermek de ölüm; yerden yere vuruyor şiiri;
sahibine de “sen bırak bu işleri, git şu işi tut” türünden cevaplar yazıyor,
rezil oluyorsunuz.
Birkaç sayı sonra, biz şiirlerimizi tam sayfa beklerken, Cahit
Bey’in Sizden Gelenler bölümünde bir tavsiye; “Adapazarı’ndan bize
dört denemesini gönderen Fahri Tuna kardeşim, serbest çalışmalarınızın şiirle
ilgisi yok, hece vezniyle yazdıklarınız şiiri hatırlatıyor ama onlar da oldukça
zayıf. Birkaç beyitinizi örnek olarak yayınlıyoruz. Bize kalırsa siz düz yazıda
karar kılın. Selamlar.”
CAHİT
ZARİFOĞLU’NDAN YEDİĞİMİZ ZILGIT
Evet; şapka düşmüş kel görünmüştü; Cahit Zarifoğlu’ndan dersimizi
almıştık. Netice benim için tam bir hezimetti. Şiir zannettiğim bütün
yazılarımı yırtıp attım sobaya. Anladım ki, şiirde bize ekmek yok.
Bundan birkaç yıl önce SAÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyelerinden
Yrd. Doç.Dr. Yılmaz Taşçıoğlu ve üç beş dost bir arada sohbet ederken,
Taşçıoğlu bana döndü ve hatırlıyor musun, Rahmetli Cahit Zarifoğlu’ndan
ikimiz de aynı sayıda zılgıt yemiştik dedi ve ekledi: Ama bana haksızlık
etmişti; ben yaz tatillerinde şehre ayda bir inebildiğim için, mektubumun içine
bir de posta pulu koyup “şiirimin yayınladığı sayıyı lütfen adresime postalar
mısınız” diye yazmıştım. Rahmetli küplere binmiş, “Sen kendini ne sanıyorsun?,
Şiirini yayınlayacağız, yetmedi kalkıp postaneye kadar gidip postalayacağız
öyle mi, hiç işimiz gücümüz yok mu bizim” diye azarlamıştı.
Zılgıt Vakasının üzerinden 25 yıl geçmiş ama, bugün iyi bir
şair olan Yılmaz Taşçıoğlu’nun problemi, anlaşılıyordu ki sadece posta puluydu,
benimse şairliğim...
Faik Baysal’ın her üç Türk’ün dördü şairdir sözündeki dördüncü
olmaktan vaz geçtim.
Osman Sarı’yla karşılaştık; Hoca, bozma moralini dedi, yazmaya
ama önce okumaya devam!... Yazara da çok ihtiyacımız var. Sonraları hemen
her karşılaşmamızda, neler okuduğumu ve yazdığımı sordu bana.
Geçenlerde Sakarya
Üniversitesi’nde yirmi beş yıldır Hukuk dersi veren Osman Sarı Hocamı ziyarete
gittiğimde, söz döndü dolaştı yine Cahit Zarifoğlu ve benim o günkü şiirlerime
geldi. Rahmetli Cahit Bey’in, şairlik ve yazarlığın dışında da çok katkıları
oldu edebiyatımıza dedi. Yılmaz Güney Hocam da bana dönerek ekledi; Rahmetlinin
katkılarından birisi de sensin. Seni şiirden vazgeçirerek bir portre yazarı
kazandırdı!
Şair ve
Öğretim Üyesi YILMAZ
GÜNEY
XX. Yüzyılda Bir Dostluk Abidesi
Dostluk
abidesi insan.
Hayatı dostlarına
hizmetle geçmiştir; dostlarından arta kalan zamanları fizikailesine ayırır: Doktorasını on altı yılda tamamlamasından
belli değil mi?
kürsüsüne ve
Türk
lugatındaki on binlerce kelime arasında Yılmaz Güney’in karşılığı olsa
olsa “dost”luktur; dostluğu dünyaya bedeldir. Yılmaz Güney’in
dostluğu –tartışmasız- insan borsasında en yüksek prim yapan
kağıttır.
1949 Trabzon
Dernekpazarı doğumlu.(1) Kalabalık bir Karadeniz ailesinde yoksul geçen
bir çocukluk... İlkokula başlarken babasının ölümü; çile, kahır, mücadele,
sabır... Erzurum Öğretmen Okulu’nda 5 yıllık bir yatılılık
dönemi... Edebiyat öğretmeni Nurten Yılmaz’ın edebi himaye ve
katkıları... Ardından Ankara Yüksek ÖğretmenFen
Fakültesi yılları... Okulu ve Ankara
Hala
çok sevdiği ilk şiiri Zeliha’yı 1963’te yazar; on dört yaşındadır
ve orta okul ikinci sınıftadır. Ömrü “çaba ve sabır”la geçecek Güney’in
okul arkadaşlarıyla birlikte çıkardıkları sanat gazetesinin adı: Çaba.
Ve, o gazetede yayımlanan ilk şiiri; “Yarı Ölü.” Bu şiir Hisar
Dergisinin Öğretmen Okulları arası şiir yarışmasında Türkiye Birincisi
seçilir.
Şiirleri Defne,
Çağrı, Çaba, Hareket, Hisar, Bursa’da Zaman, Varlık yıllığı, Ajans Türk,
Deneme, Gelişme, Mavera, Işıklar, Akademi, Türk Edebiyatı, Irmak gibi dergi ve
antolojilerde yayımlandı.(2)
Kırk
yıllık şair; ama o – her zaman olduğu gibi- mütevazıdır: “Kendi
üslubumu, yönümü bulmaya çalışıyorum” diyor. Kendisi “bizi kim tanır kim
bilir” dese de, kitapsızken de tanınan Türk şairlerindendir.
1.70
civarında bir boy, dikdörtgen bir yüz, geniş kalın çizgili bir alın,
merkezde gür git gide dağılan kaşlar, balmumu gözler, dengeli
hafif irice ve sivrice bir burun, artık tek tük saçın kaldığı sarışın
bir baş... İşte Yılmaz Güney!
Şairliğinden
utanan ve sıkılan adam: Akif’e benziyor; birileri
söylemese şair olduğunu hatırlamaz.
Kitabevi sahibi
Mehmet Varış 1996 yılında – otuz yılın şiirleri- “Sonsuz Bekleyiş”i
yayımlamasaydı, Güney’in şiirlerine varabilmek için acaba kaç otuz yıl daha
bekleyecektik? Popülizme dur diyen Varış’a gönülden teşekkürler...
Ağzından
en çok duyulan kelime “üstad”dır; herkese, her zaman her konuda saygılıdır;
kimseye kızıp hakaret ettiği, yüksek sesle konuştuğu görülmemiş, duyulmamıştır.
Sevindiğinde
“seni kucaklıyorum”, kızdığında da “beni sinirlendiriyorsun” der;
öfkesi ancak bu kadar bir sitemdir.
Fanatik
bir futbol ateistidir; futbola harcanan her şeyden nefret eder; milli
maçları bile seyretmez, “neremiz milli ki futbolumuz olsun” der;
diyebilirim ki, Yılmaz Hocam’la yirmi beş yıldır anlaşamadığımız tek konu
futboldur.
Kendisi
“dayanıklı tüketim maddesi gibiyimdir, yemek yemeden üç gün
durabilirim de sigarasız üç saat
yapamam”der.
Fiziği de şiiri
de seviyor; onun için önemli olan “fiziği şiirleştirmek” veya “şiiri
metafizik aleme çekmek”tir.(3)
Yirmi
beş yıldır Adapazarı’nda; yirmi beş yıldır Sakarya Üniversitesi
Fizik kürsüsünde öğretim üyesi; şairliği gibi fizikçiliğine de hep övgü
vardır amma dostları ile konuşmadığı – belki de – tek konu fiziktir.
Yılmaz
Güney’in dünyasını iki şey doldurur: Dostları ve kitapları... Dost ve
kitaplarından geriye pek bir şey kalmadığından - haklı olarak- ailesi daima şikayetçidir.
Alnındaki
yoğun çizgiler ve saçlarının dökülmüşlüğü, sadece kendisini ve
ülkesinin değil, tüm insanlığın çilesini ve sorumluluğunu içinde
hissettiğindendir; “kalbi gibi ak saçlarında uzun ve tatlı bir ıstırabın
epopesi” okunur.(4)
Türk
Sineması’nın çirkin kralı adaşı kadar sosyaldir amma, onun aksine
silahtan hoşlanmaz; Karadeniz’in yüz karası... Volkan Konak ve Fuat
Saka dinler, zira “onlar bozmadan okumakta”dırlar; zaten onun
beğendikleri “olduğu gibi olanlar”dır.
Müşkülpesenttir; zor
beğenir; özellikle de kendisine ait olanları. Nitekim otuz yılın
şiirlerinden oluşan “Sonsuz Bekleyiş” için, “biraz acele ettik, üzerinde
daha da çalışmam lazımdı, iyi şiir veya kitap için gerekirse altmış yıl
beklenmeli” der.
İşte
bazı şiirlerinin başlıkları: Karşılıksız, kanatları gökten büyük, ceylan,
toros dağlarında bir gülüm kaldı, yıldızlar düşecek, yarınlar çıkmazı, bunalım
sokağı, ilk bu son, ayrılığa gazel, güzele sevgi gazeli... (5)
2001
ocak ayından bu yana Osman Suroğlu, Fahri Tuna, Necati Cerrah, Mustafa Turan,
Mustafa Emircan ve diğer arkadaşlarıyla birlikte yayımladıkları Irmak’ın
da yazı işleri müdürlüğünü üstlenen Yılmaz Güney, içinde yer aldığı her kurum
ve durumun çimentosu hükmündedir.
Nerede
bir yayın görse alır, ambalajlar, sarar, biriktirir: On beş bin cilt
kitaptan oluşan kitaplığını – Şaban Üstüner’in deyimiyle çöplüğünü – 17
ağustos 1999 depreminde yitirmiştir; dört evladından birini kaybetmiş
kadar hüzünlüdür hala...
Sürprizlere
bayılır: Mesela bir gün size bir hediye ile gelebilir, elinde
fotokopi edip kendi elleriyle ciltlediği Necip Fazıl’ın 1933 yılında
Hakimiyet-i Milliye Matbaası’nda yayımlanmış “Birkaç Hikaye Birkaç Tahlil”iyle..
Trabzon’da
doğan, Erzurum’da ve Ankara’da okuyan, Mersin ve Edirne’de kısa süreli
öğretmenlik yaparken Tekirdağlı fizik öğretmeni Nursal hanımla evlenen;
yirmi beş yıllık Sakarya Üniversitesi öğretim üyesi Yılmaz Güney’in, işte dört
çocuğunun adları; Ayşe Gülsün, Fatma Gülyüz, Safiye Gülden
ve Ali Osman...
Yakın
dostlarını sayabilmek iki nedenle mümkün değildir; bir, binlerce
isim yazsakta yine unutulanlar olacak;
iki, o kadar isim yazacak yerimiz yok...
Destur
ve protokolden nefret eder; doğallık en değer verdiği haslettir; az
ve öz konuşur, tartışmalardan uzak kalmayı tercih eder.
Dostluğu
dünyaya bedel.
Sözü
senettir; özünden ötürü.
XX.
Yüzyılın özünü bozamadığı nadir adamlardan!
Şiirin ve hoşgörünün yüz akı.
1) Tuna Fahri, Ayın röportajı,
Irmak Dergisi, Sayı: 13, Ocak’2002, Sh.16
2) Güney Yılmaz, Sonsuz Bekleyiş,
şiir, Kitabevi Yayını, İst.-1996, Sh.3
3) Tuna Fahri, Ayın röportajı,
Irmak Dergisi, Sayı: 13, Ocak’2002, Sh.16
4) Turan Mustafa, Yılmaz Güney
portresi, Sur, Eylül’2002, Sh. 45
5)
Güney Yılmaz, Sonsuz Bekleyiş, şiir, Kitabevi Yayını, İst.-1996, Değişik
sayfalar
Çarşamba, 29 Mart 2006 - Okunma sayısı: 1384 |