|
Ekrem Karaberber ve "Develeri"
“Bizim uzun Arsenal’de oynar derdim...”
Hani futbolda teknik direktörler için kullanılan “kurt hoca” yakıştırması vardır ya, yılların eskitemediği Ekrem Hoca için bu tabiri kullanmak pek yerinde olur.
Oğuz
Çetin, Aykut Kocaman, Turan Sofuoğlu, Beşiktaşlı Rahim Zafer, Recep
Çetin, Bülent Uygun, İlker Yağcıoğlu, son yılların yıldız ismi Hakan
Şükür gibi yetiştirdiği futbolcularla bir dönem Türk futboluna
damgasını vuran Ekrem Karaberber; yetmiş üç yaşında olmasına rağmen
gençlere nispet edercesine Yıldırımspor tesislerinden evine
bisikletiyle gidip geliyor ve geleceğin yıldızlarını yetiştirmeye devam
ediyor. Türk futbolunun geldiği noktada pay sahibi olan gizli
kahramanlardan biri o. Ve Onun anılarından bir futbol nostaljisi
kolajlamaya çalıştık...
Herşey Yıldırımspor’da başladı
Genç
Ekrem’in 1950 senesinde askerden izne geldiği memleketinde Lig Maçları
oynanıyordur ve gözbebeği Yıldırımspor daha yeni kurulmuştur. Ayağının
tozuyla, tozuna hasret kaldığı toprak sahaya koşar. Yıldırımspor—Ada
Gençlik arasında oynanacak olan bir lig maçı vardır. Askere gitmeden
önce Ada Gençlik’te de oynamıştır ve o dönemde Türkiye’de teklif
almadığı kulüp yoktur. Ve Ada Gençlik takımının soyunma odasına
girererek eski takımının oyuncularından bir ricada bulunur: “Fazla
gol atmayın dedim. Yeni kurulmuş bir takım, hevesleri kırılmasın. Maç
başladı, bizim Yıldırımspor’la alay edercesine oynadılar ve sekiz tane
gol attılar. Benim gözlerimden şapur şupur yaş akıyor”. Bu durum
asker Ekrem’i oldukça hırslandırır. İntikam yemini ederek döner
birliğine. Ve aradan geçen üç—beş aydan sonra Ekrem teskerecidir artık.
Sakarya’ya, yani memlekete döndüğünü haber alan muhitin büyükleri hemen
devreye girerler: “Hadi Kulübe (Yıldırımspor’a) dediler. İyi dedik.
Takımı sen çalıştır dediler. Daha 22 yaşındayım. Hem antrenör hem de
kalecisi olarak çalışmalara başladık. Öyle bir jenerasyon yakaladık ki;
‘Deve İhsan’ vardı. Tövbe estağfurullah; bir insan bir takım olur mu
ya? O bir takımdan da öteydi. Yanında partneri vardı; Kesici Mustafa
ile Yusuf. Onlar da jilet gibiydiler. Bizi yenecek takım yoktu. Ama
muhitimiz dışında bizi seven olmazdı. Buna rağmen herkesi dize getirdik
ve Türkiye şampiyonu olduk. Takım olarak kenetlenmiştik. Çarşıda
beraber gezerdik. Birimize takılan olsa hemen birlikte diklenirdik.
Birbirini seven sayan bir ekip olunca başarılı olmamak mümkün değildir.”
Taş tarlasında yetişen ürünler
Ekrem
Karaberber’in profesyonel çalıştırıcı olması 1965 yılında gerçekleşir.
İzmir’de düzenlenen antrenör kursuna gider. Övmekle bitiremediği bir
Alman Hoca tarafından eğitilirler. Rahmetli dediği Şükrü Âbi, Metin
Türel, Suphi vardır; beraber gitmişlerdir. Kursu başarıyla bitirir ve
daha sonra Beden Terbiyesi’ne geçince Sakaryaspor’un altyapısını
çalıştırması için teklifte bulunurlar. Oğuzların, Receplerin,
Hakanların futbol kaderlerindeki ilk çizgiler atılmaya başlar. “Hem
stad amiriyim, hem bölge futbol antrenörüyüm, hem de Sakaryaspor’un
altyapısına bakıyorum. Stadda antrenman yaptırıyorum. Çiftlik ağasıyım
yani” diyor ve ardından attığı sıcak kahkahalar... Yaşadıkları
zorlukları, anlattığı bir anısının son cümlesini bağlarken örnekliyor;
memurun ek iş yapmasının yasak olduğunu bilmeyen Ekrem Hoca,
Sakaryaspor’un altyapısını çalıştırdığı rutin bir günde Beden Terbiyesi
müfettişlerinin baskınına uğrar: “Denetleyecek olan kişiler
geldiler, biz antrenmandayız. Rahim topu bir aldı, yirmi, bilemedim
yirmi beş dakika kafasında, baldırında, göğsünde, ayaklarında saydırdı.
Denetleyicilerden biri de muhtardı; şaşırmış bir şekilde ‘Ekrem Âbi, bu
ne bunlar’ dedi, ‘İşte bu taş tarlasında yetişen ürünler’ dedim.
Gerçekten de taş tarlasıydı.”
Oğuz gibisi bulunmaz
Sakarya’dan
yetişen futbolculara değer biçemiyor Ekrem Hoca. Yetiştirdiğim
futbolcuların yanlış yola gittiğini gördünüz mü? diye de soruyor.
Tekrar bir soru; Neden?; “Ben edep, adaba çok değer veririm;
uymayanı kovarım. Biz eğiticiyiz. Görevimiz vatanımıza, namuslu,
dürüst, haysiyetli kişiler kazandırmak. Sportif faaliyet sonradan
gelir. Doğal yeteneğin vardır ya da gönül verdiğin futbolda çalışmanın
ürünü olarak bir yere varabilirsin ama esas beyefendi olacaksın. Hiç
Oğuz’un kişiliğiyle ilgili bir tartışma duydunuz mu? Fenerbahçe’de ona
karşı yapılan hatalara rağmen, Oğuz’un çıkıp da Ali Şen veya başka bir
yönetici hakkında birşey söylediğini gördün mü? Bu onun asaletini
gösterir, önemli olan da o. Kişiler gelip geçicidir.” Oğuz’un Ekrem
Hoca’ya göre bir başka önemli özelliği de yetiştirdiği dönemde hiç sopa
yemeden A takımına çıkmış olmasıydı. Benden dayak yemeyen bir tek
futbolcu, bir tek topçu vardır o da Oğuz’dur diyerek itirafta
bulunuyor. Gülümseyerek, Oğuz’a sopa atmak için bahane aradığını bile
söylüyor: “Karnesine bakıyorum, dokuz—on, başka not yok. A takıma
yükseldi, söylemiştik Nejdet Niş’e; hadi dedim Oğuz, A takımla
antrenmanlara çıkacaksın. Soyunma odasında bir şamata tabii...
Arkadaşları tebrik ediyor. Bir dakka dedim Oğuz, sen şimdi ben odadan
çıkınca diyeceksin ki arkadaşlarına; naber, ben Ekrem Hoca’dan dayak
yemeden A takıma çıktım. Öyle yağma yook dedim ve enseye çat bir tane
çaktım. Hadi bakalım dedim güle güle, şimdi icazetin tamam,
gidebilirsin.”
Bu sefer zıt bir örnek
İddialı
konuşmaktan hiç çekinmiyor Ekrem Karaberber, burada yetişen
futbolculara Avrupa’da bile zor rastlanır diyerek. Ekrem Hoca’nın bu
sözlerinden sonra, Oğuz’un futbolcuğunun yanı sıra efendi olmasının
sebebini daha iyi anlıyor insan. Birisi ağaç yaşken eğmiş onu.
Lafını
esirgememeye devam ediyor yaşlı kurt. Bu sefer zıt bir örnek veriyor
hiç isim vermeden. Kim olduğunu anlamayana aşkolsun; yedi—sekiz yıl
evvel Beşiktaş genç takımı grup müsabakalarına katılmak için Sakarya’ya
gelir: “Ufuk vardı onların başında. Hocam dedi beraber seyredelim
takımı. (Ben de Beşiktaşlıyım ya...) Ufuk dedim, herhalde takımın çok
iyi. İşi mütevazılığa vurdu. 15—20 dakika izledikten sonra ben şu ‘on
numarayı’ kovun! dedim. Napıyon Hocam ya dedi, nasıl öyle birşey
söylersin tarzından sinirlendi. O dedim ileride Beşiktaş’ın başına
problem olacak. Ne oldu? İstanbulspor yanlış, Fenerbahçe yanlış,
Galatasaray yanlış, bir tek sen mi doğrusun? İnsanların bulundukları
yerin değerini bilmesi gerekir. Hayatın kanunu budur!” İşte Hocanın anlattığı zıt örnek buydu...
Tozunu alınca Bülent’in...
Belki
Ekrem Hoca şanslıydı, belki de yetişen yıldız futbolcular. Ya da aynı
döneme denk gelmişler. Ama sonuçta iyi bir jenerasyon yakalar Ekrem
Hoca. Sakarya’nın altyapısını çalıştırmaya başladığında sene 1968’dir. “Ben
biraz fazla titizimdir. Bazısının aşırı hareketini gördüğüm zaman hadi
bakalım sen evine dön der gönderir, söyle babana bana bir uğrasın
derdim. Babası gelince de; senin oğlundan birşey olmaz, al bunu götür
başka yere ver derdim. Bir keresinde Bülent’i kovmuştum.” Bülent biraz asi ruhludur ama Ekrem Hoca faktörü devreye girer: “Benim
yardımcı bir hocam vardı, rahmetli Feriköylü Arif diye. Bir cenazeye
gitmiş takımı da ona bırakmıştım. Döndüğümde baktım, Arif’in suratı
asık, Bülent’le takışmışlar, idmandan kovmuş. Hocam dedi, kusura bakma
Bülent’i kovdum antrenmandan. İyi yapmışsın dedim. Hemen babasını
aradım. Al dedim oğlunu ne yaparsan yap. Ya olur mu, senden korktuğu
kadar benden korkmuyor dedi. Peki gönder o zaman dedim. Gönderdi, bi
tozunu aldım, tozunu alınca Bülent Fener’e kadar gitti.”
Bir faninin mutluluğu
Ekrem
Karaberber’le yaptığımız görüşmenin devamında eski Galatasaraylı yeni
İnterli futbolcu Hakan’dan konuştuk hep... O bunu hakediyordu çünkü.
Spor sayfalarını, Hakan’ın elinde İnter formasını tuttuğu fotoğrafları
süslüyordu ne de olsa. Ekrem Hoca Hakan’ı onbir yaşında yanına
gelişinden itibaren başladı anlatmaya. Tabii ki anıların teyidi
altındaki yorumlar yine ön plandaydı... “Hakan’ı bana
getirdiklerinde zannediyorum onbir belki oniki yaşındaydı. Çünkü A
takıma geçtiğinde dört—beş yıllık talebeydi, onaltı yaşındaydı. Hakan’ı
kendim yetiştirdim diye söylemiyorum ama komple bir futbolcudur.”
Develer devri...
Hakan’ın
o yıllardaki lakabı Deve’ydi diyor Ekrem Karaberber. Daha doğrusu bütün
uzunlara deve dermiş. Şu an Beşiktaş’ta olan Rahim’e de öyle derdi,
stoper Soner’e de. Geçen günlerde Rahim, hocasını aramış. Aralarında
geçen konuşmayı Ekrem Hoca yine esprili bir üslupla aktarıyor: “Hocam
sınava girdim kazandım diyor Rahim. Dedim sen şimdi bay öğretmen mi
oldun? Katıla katıla gülüyor telefonda. Evet Hocam diyor bay öğretmen
oldum. İstanbul’da bir okulda, hangisi bilmiyorum, beden öğretmeni
olmuş. Ulan deve dedim, sen de öğretmen oldun ya helal olsun! Ama öteki
—affedersin— hıyara liseyi bitirtemedik. Son sınıfta kaldı.”
Mektupla yapılan transfer teklifi
Ekrem
Hoca’nın genç yaşlardan beri Avrupa takımları içerisinde tutup,
beğendiği kulüp Arsenal. Hatta gençliğinde, iyi futbolcu olduğu
yıllarda, Arsenal’e mektup yazar; gelip sizde oynayayım diye teklifte
bulunurmuş. İşte o kadar kendine güvenen iyi bir futbolcuymuş Ekrem
Karaberber. Oradan içinde bir ukde kalmış olsa gerek Ekrem Hoca’nın;
çünkü Hakan için; “Bu deve Arsenal’de de oynar demişimdir” diyor ve onun mücadeleci ruhundan bahsediyor: “Hakan
mücadeleden hiç yılmıyordu, sen vuruyosun o saldırıyor, sen vuruyosun o
saldırıyor. Başarısı da buradan geliyor zaten. Bu tabii ırktanda
kaynaklanıyor. Mesela Karadenizliler mücadelecidir, Arnavut’lar da
öyledir. Hakan da Arnavut’tur.”
“Hakan, kafa ve gol”ün hikayesi
Hakan’ın
gol yollarında en etkili olduğu zaman; malum, kafaya çıktığı andır.
Basketbol oynadığı dönemden kalan becerisiyle birlikte attığı kafa
gollerinin güzelliği anlatılmaz, sayısı istatiklerle bilinebilir ancak.
Son Avrupa Şampiyonasında Belçika karşısında ecel terleri döktüğümüz
anlarda, Milli Takımın çeyrek finale ilk adımını atmasını, yine
Hakan’ın sahneye çıkıp, kalecinin dibinden kafayla attığı bir gole
borçluyuz. Oysa Hakan Ekrem Hoca’nın elinin altındayken hava topuna pek
çıkmazdı. Ama dedik ya Ekrem Hoca’nın elinin altındaydı ve yaşına göre
uzun boya sahip biri derhal kafa topuna çıkmayı öğrenmeliydi: “O
zaman benim takımda Soner isimli bir stoperim vardı, Hakan’ın arkadaşı.
Şimdi ben Hakan’ı santrfor oynatıyorum, Soner’i de stoper oyanatıyorum
antrenmanda; Soner Hakan’ı marke ediyor. Soner’e de dedim ki; geçir
şuna bir tane havada. Ondan sonra bir orta esnasında havada Soner
Hakan’a bir daldı, Hakan yere düştü tabii, ondan sonra Soner’e
çıkışacak; ‘Ama Soner’ derken, ben ‘hadi hadi fazla konuşma, sen de
gir, karı değil erkek oyunu bu, ne o hemen Soner!’ diye ağlamaya
başlıyorsun diye fırçaladım.” Yerden kalkan Hakan, Ekrem Hoca’nın
tabiriyle ‘tingos tingos’ yerine gider. Bu bir dönüm noktası olur Hakan
için ve o da başlar havada mücadeleye. Soner bindirdiği zaman o da
bindiriyor, kendi bir tarafa o bir tarafa derken Hakan kafaya çıkmayı
öğreniyor. Bir de “T” şeklinde sarkacımız vardı diyor Ekrem
Hoca, o alette yapılan çalışmalar da Hakan’ın bugün iyi kafa golleri
atmasında pay sahibiymiş: “Futbolda önemli bir organizasyon haline
geldi hava topuyla gol yapmak. Metin Oktay dönemine yetiştiniz mi
bilmiyorum ama o üç ayağıyla topa kafa vururdu. Kafası üçüncü ayağıydı.”
Bazen Hakan’ın futbol oynayışına çok kızdığını söylemeyi de unutmuyor Ekrem Karaberber, sebebini de şöyle anlatıyor: “Sen
ileri ucun son adamısın; senin ne işin var, defansın son adamının
yerinde ya... Orada beş tane asker var. Ne o; Hakan gelmiş kendi ceza
sahasının içinden topu alıp gole gidecek... Sonra goller kaçar tabii.
Yetmişbeş—seksen metre depar atmak kolay değil. Motor yok ki
ciğerlerinde sen de insansın. Senin de bir enerji depon var ve
tükenince işin biter. Ama acımasız olamıyor işte, çünkü yetişme tarzı
öyle. Bizde hile yapan topçu olmaz, bütün gücünü sonuna kadar kullanır.
O bakımdan bazen Hakan’ı hoşgörüyorum, bazen de çok kızıyorum.”
Avrupalı Hakan “Sukur”
Velhasıl diyor Ekrem Hoca; “Her insanın muhayyelesinde tasarladığı bazı şeyler vardır.”
Ona göre akıllı sporcu maksimum seviyeye yükselmek amacıyla hareket
eder. Hakan da bunu yakalamış. İnşallah diyor, bunu en azından beş—altı
yıl daha devam ettirir. Avrupa’da da burada olduğu gibi golleri
sıralar. Bundan en küçük bir şüphesi yok. Ve kim ne kadar uğraşırsa
uğraşsın Hakan’ı takımdan kesemez. “Hani bazı takımlarda futbolcular
birbirini sevmez. Adam alır ayağına topu, santrfora atacakmış gibi
yapar sonra döner arkasını başkasına verir pası. Şimdi Hakan’a bunu
yapamazlar, topu ona atmak mecburiyetindeler. Hakan’a dikkat ederseniz
oynarken, sürekli boş alanlara depar atar. O ne demek biliyor musunuz;
heey bak boş alana kaçıyorum, gole gideceğim at topu bana. Adamı uyarır
yani. Eğer kasti olarak sen topu ona atmazsan, soyunma odasına girince
hoca der ki sen ne yapmak istiyorsun, takımı sabote mi ediyorsun. Onun
için ben diyorum ki Hakan Türkiye’den daha başarılı olacak. Onun
çocuksu devri de bitti artık.”
Ekrem Hoca’nın söyledikleri
Hakan’ın Torino’ya ilk gidişini getiriyor insanın aklına. O zaman Hakan
gazetelere verdiği demeçlerde, bazı takım arkadaşlarının bilinçli
olarak kendisine pas atmadığından yakınıp durmuştu. Ekrem Hoca Hakan’ın
o zamanki gidişinde, şimdikinden daha ümitliymiş. Çünkü o zaman Hakan
daha genç ve daha güçlüymüş. Ama şimdi de profesyonel topçu olduğunu
söyleyerek, ‘O zaman profesyonel topçu değildi’ diyor.
Saded:
Ekrem Hoca’nın hayatından bir kesiti biz haber yapmaya çalıştık ama, o
kendi yazsa kitap olacak derecede malzemeyi anılarında taşıyor. Ve
böyle bir kitap Türk Futbol tarihiyle ilgili araştırmalara kaynak
olacak eser hüviyetinde olur. Ayrıca, 73 yaşındaki Ekrem Hoca,
Yıldırımspor’un pırıl pırıl tesislerinde yetiştirdiği küçük
yıldızlarla, Türk futbolundaki Sakarya ekolünü devam ettirmeye kararlı
gözüküyor.
Aksiyon Dergisi - Ekrem Karaberber Röportajı
Cumartesi, 14 Nisan 2007 - Okunma sayısı: 1442 |